Adnan Binyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adnan Binyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2010

Paraya tapanlar...Adnan Binyazar




Frigya Kralı Midas


Paraya tapanlar

Frigya kralı Midas’ın akıllı biri olmadığı söylenir. Bunun öyküsü de var...
Midas’ın adamları bir gün sarayın gül bahçesinde yaşlı bir adam gördüler. Zil zurna sarhoştu. Bir ağacın altında sızıp kalmıştı. Sorunca, Dionysos’un öğretmeni bilge Silenos olduğunu öğrendiler onun. Dionysos’a giderken yolunu şaşırmıştı.
Silenos’u yıkayıp arındırdılar, her yanını güllerle donatıp Midas’a görürdüler. Midas, sarhoşlar sarhoşu Silenos’u karşısında görünce çok sevindi.
Dionysos’un, iyi işler yapanı ödülsüz bırakmadığını duymuştu Midas, Silenos’un önüne düşüp, onu Dionysos’un bulunduğu yere götürdü.
Eski dostuna kavuşan Dionysos, Midas’a “Dile benden ne dilersin...” diye sordu.
Büyük yerden “küçük” istemek gözü toklara özgüdür. Midas, Dionysos’tan büyüğün de büyüğünü istedi: “Dokunduğum her şey altın olsun!” İkiletmeden, “Olur,” dedi, kıs kıs gülerek. Midas’ı büyüledi:
Dokunduğu her şey altın olacaktı! Silenos ise, önünde güz üretimi taze şarap; önce tadına bakıyor, sonra başına dikiyordu...
Sevincinden deliye dönen Midas, eski dostları baş başa bırakıp, sarayına döndü. Saraylılar, krallarını hiç böyle sevecen görmemişlerdi. Hemen sofraya oturdu. Midas lokmayı ağzına yaklaştırınca bakışları taş kesildi.
Ekmeğe uzandı, altın! Tasta su altın! Testide şarap, altın!.
Ertesi sabah Dionysos’a koştu. “Bahar olup etrafı yeşerten de sen, güz gelip sarartan da...Dün akşamdan beri boğazıma altın iğneler saplanıyor; büyünü boz da kurtar beni altından da altında da, olanca servetimden de!..” diye yalvardı.
Tanrı bu, verdiği derdin çaresini bilmez mi; “Git, Paktolos ırmağında yıkan...” dedi.
Bunlar olurken, altın nedir bilmeyen Silenos, içkisini yudumluyor, alaylı bakışlarla onları izliyordu.
Midas ırmağa koştu, tepeden tırnağa yıkanıp arındı. Büyü bozulunca sarayına koşup aç karnını doyurdu.
Acaba, o sırada torbalar dolusu altının bir lokma ekmeğin yerini tutmadığını düşünmüş müdür Midas?..

Adı yolsuzluğa karışanlara, arazi kapatanlara, vurgunculara ibret olsun bu öykü! Bu tür adamların hangi tanrıya taptıklarını merak mı ediyorsunuz; öyleyse, yalaka takımından kurtulmak için canını dağlara atan Atinalı Timon’un, toprağın altında altın bulunca neler söylediğini Shakespeare’in ağzından dinleyelim...
Aman bu ne? Altın! Sarı, pırıl pırıl, halis altın!
Ben kök istedim sizden, cömert tanrılar, kök!
Altının bu kadar karayı ak, çirkini güzel,
Yanlışı doğru, soysuzu doğru, yaşlıyı genç;
Korkağı yiğit etmeye yeter de artar bile.
Bu sarı köle dinleri yıkar da yapar da:
Cehenlemliği cennetlik eder;
İğrenç cüzzamlıları sevdirir insana;
Hırsızları başköşelere oturtup
Şanlar, şerefler, alkışlarla senatörler arasına sokar.
Yıpranmış dullara koca bulduran budur,
Hastaneyi, çıbanlı hastaları tiksindiren kadına
Gül kokulaı sürer, nisan kokuları getiren bu!
Hadi git, adı batası çamur!
Seni bütün insanlığın ortak orospusu seni!
Sen değil misin millet sürülerini birbirine düşüren?

Benjamin Franklin
’in şu özdeyişi de kulaklara küpe olsun:
“Para her şeyi yapar diyen, para için her şeyi yapar!”

Adnan Binyazar

Cumhuriyet Gazetesi,
Pazar Yazılarından derlenmiştir...

***
Derleyen: Ayhan Görür

28 Aralık 2009

Leoparla fare...Adnan Binyazar



Pablo Picasso

Adnan Binyazar

Windows Live

FW: Hungry mouse‏
Kimden:Ayhan Gorur (ayhan.gorur@hotmail.com)
Gönderme tarihi:26 Aralık 2009 Cumartesi 21:40:39
3 ek Tüm ekleri karşıdan yükle (513,9 KB) image0011...jpg (155,5 KB), image0022...jpg (163,2 KB), image0033...jpg (195,2 KB)
From:
ayhan.gorur@hotmail.com
To: Adnan Binyazar binyazar@gmail.comSubject: FW: Hungry mouseDate: Tue, 15 Dec 2009 20:49:15 +0200

Eski bir Çin atasözüdür:
Savaşmayanla savaşılmaz... Ayhan Görür

Go Mouse Go !!!


The extraordinary scene was captured by photography student Casey Gutteridge at the Santago Rare Leopard Project in Hertfordshire.
The 19-year-old, from Potters Bar, Hertfordshire, who was photographing the leopard for a course project, was astounded by the mouse's behaviour.
He said: 'I have no idea where the mouse came from - he just appeared in the enclosure after the keeper had dropped in the meat for the leopard.
'He didn't take any notice of the leopard, just went straight over to the meat and started feeding himself.
'But the leopard was pretty surprised - she bent down and sniffed the mouse and flinched a bit like she was scared.
'In the meantime the mouse just carried on eating like nothing had happened.

.....but even a gentle shove does not deter the little creature from getting his fill...
'It was amazing, even the keeper who had thrown the meat into the enclosure was shocked - he said he'd never seen anything like it before.
' Project owner Jackie James added: 'It was so funny to see - Sheena batted the mouse a couple of times to try to get it away from her food.
'But the determined little thing took no notice and just carried on.
' Sheena was brought in to the Santago Rare Leopard Project from a UK zoo when she was just four months old.
She is one of 14 big cats in the private collection started by Jackie's late husband Peter in 1989.
The African Leopard can be found in the continent's forests, grasslands, savannas, and rainforests
.

...so the mouse continued to eat the leopard's lunch and show the leopard who was boss !

***




Cumhuriyet Gazetesi
22 ARALIK 2009 SALI
Sayfa
16
AYNA
ADNAN BİNYAZAR

Leoparla Fare
  • Ayhan Görür avukat, Kasımpaşa'da doğup büyümüş. Şimdi bir ayağı İstanbul'da, bir ayağı Dalaman'da işini sürdürüyor. Kırk yıllık eşi, çocukları, torunlarıyla mutluluk yansıtan bir tablonun ressamı!
  • Durağanlık, insanı günlük yaşamında ne yapacağını bilemez duruma düşürür. Eylemsizlik tuzağına düşmemek için kıl kadar yeteneği olan, yapabileceğinin ardına düşmeli. Köşeye çekilmektense oyalanmak bile "iş"tir.
  • Görür, yeteneklerini üretice alanlara yönelterek emeğini insanların yararına sunuyor. Bunu gönüllü yapması, kişiliğinin ayrı bir yanı.
  • Sitesine giren, geçmiş çağlardan bu yana sağlam bilginin, gerçek sanatın, en özgün edebiyat ürünlerinin örnekleriyle karşılaşacaktır.

***

  • Yalnız bu değil; hemen her gün iletiler göndererek, bulduğu güzellikleri, ibret alınacak özdeyişleri, toplumsal olayların nabzını tutan yazıları, sanatsallığına inandığı güzellikleri dostlarıyla paylaşması az iş mi?..
  • Bunları yalnızca aktarmıyor, ilettiğine ilişkin izlenimlerini yorumlayarak bir düşünce ortamı da yaratıyor. Görür, çağdaş aydın olmanın gereğini böylece yerine getirmiş oluyor.

***

  • Berlin'in ısırıcı soğuğu sonunda bu sabah ürününü verdi. Sözde kar yağıyor! Oysa nerde şimdi, Villon'un dediği "bıldır yağan karlar?" Dışarıda kar diye kedilerin ak tüyleri uçuşuyor...
  • Bilgisayarımı kar düşünceleriyle açıp internete girince, Görür'ün ilettiği birbirini tamamlayan fotoğraflar dizisinden gözümü alamadım.
  • Sinema, TV teknikleri ilerler de, ikisinin de atası sayılan fotoğraf yerinde mi durur! Üstelik şimdinin fotoğrafları, belge gerçekçiliğinin yanında sanatsallığıyla, özgünlüğüyle de ilgi çekiyor. Çağımızda, kimi karikatürler gibi, düşünceyle de beslenen ne değerli fotoğraflar var!
  • Sözünü edeceğim fotoğraflar dizisi böyle bir nitelik taşıyor. Sunumun adı "Aç Fare". Altta yer alan espririli bir sözle fare uyarılıyor da: "Kaç, fare kaç!" Sunumun düşünsel özünü ise, erdemle söylenmiş şu Çin atasözünden çıkarıyoruz: "Savaşmayanla savaşılmaz!"

***

  • Fotoğraflarda görülen şudur: Hayvanat bahçesinde bir leopar barınağı. Bakımına özen gösterildiği, leoparın duruşundan, yaşadığı ortamın düzeninden belli. Leoparın önünde yoksul sofralarının bayramda bile görmeyeceği tazelikte kıpkırmızı lop et parçaları var.
  • Leopar, yiyeceğine ortak olacağı yanaşışından anlaşılan, başparmağından da küçük bir fareye uzun uzun bakıyor. Sonra burnunu yaklaştırıp kokluyor onu. Ağzını açsa, fareyi soluğuyla yutar! Farede hiçbir ürkeklik belirtisi yok. Leopar koklamasını kısık gözlerle sürdürüyor.
  • Yırtıcının gözü kısık mı, ondan korkmayın. Kedilerden bilirim; kuş avlama pususunda fincan gibi açılan gözleri, dişlerine göre bir yiyeceği yerken hep kısıktır. Belki o sırada kendini çevresine kapayan görünüşünden dolayı da kediye nankörlük yakıştırılıyor...

***

  • Çinli bilgenin "Savaşmayanla savaşılmaz" sözü ise, dünyadaki gidişatın tam tersini yansıtıyor. Çağımızda güçlünün savaşlar çıkararak milyonları ölümcül açlıklara sürüklemediği gün yok!
  • Leoparla fareye yeniden bakıyorum. Acaba insanlar leopar kadar paylaşımcı, bir paydan yararlanmayı düşünecek fare kadar cesur olsalardı Afrika'da, Asya'da, hatta Avrupa'da onca çocuk, daha dünyaya gözünü açmadan açlığın pençesinde can verir miydi hiç?..
Adnan Binyazar
binyazar@gmail.com

***
_/ Savaşmayanla savaşılmaz..
Fare gibi...Gandi gibi...
Savaşanla savaşılır...


Gerektiğinde dişe diş; Mustafa Kemal gibi... _/
Ayhan Görür

16 Ağustos 2009

Erdemli insan aynaya bakabilmeli...Adnan Binyazar




Düşünen ve Sorgulayan İnsan...
Beylerbeyi -Fotoğraf, Ayhan Görür

,,

Erdemli insan,
aynaya yansıyan yüzüne bakabilmeli,
görüntüsü ne ise onu görebilmelidir.
Çünkü,
kişinin yüzünün
engebelerini, kıvrımlarını, çalkantılarını
kendi aynasından başka
hiçbir ayna gösteremez.
Bu gerçek,
kristal aynalara bakıp,
"Ayna! Ayna!
Benden güzel, benden büyük var mı?"
diyenlerin boş dünyasını
her zaman altüst edecektir.
,,

"Ayna" adlı eserinden...
s.17,18
Dünya Kitapları, Deneme

ADNAN BİNYAZAR

Yansıması...
Ayhan Görür'ün
objektifine, aynasına takıldı...


Derleyen: Ayhan Görür

15 Haziran 2009

Yaratma tutkusu...Adnan Binyazar



RODİN


Yaratma tutkusu...

Kimileri yazı yazmayı oyalayıcı bir edim sayıyor. Böyle algılayanlar; sözcüklerden düşünce üreten, sesleri duygu süzgecinden geçırip melodiye dönüştüren, çamuru yoğurup sanatsal kılan, fırçanın ucuna buladığı renkle sevdalar yaratan... biri değilse, bunun bir yazara söylenmiş en aşağılayıcı söz olduğunu akıllarından bile geçirmezler.
Stefan Zweig, dostu Rodin'i görmeye gider. Rodin, yontusunun başındadır. Zweig'i başını sallayarak selamlar, "Omzunda bir fazlalık var, onu tıraşlayıp geliyorum," der.
Bu görüşmeye ilişkin anlattığı yazısını şöyle bitiriyor Zweig: "Rodin, işini tamamlayıp döndüğünde aradan kırk sekiz saat geçmişti..."
Sanat, varlığı sonsuzluğa erdirme edimidir. Yaratma tutkusu, dostu da zamanı da öteler. Bunun bilincinde olmayanlar, tutkuyla hevesi birbirine karıştırır, sanatı oyalanma sayarlar.
Raffaello, sevgilisini sonsuzlaştırma tutkusuyla, Papa'nın, kardinallerin onu yok edeceğini bile bile, o güzelliğin ardına düşmüştür.
Vermeer'in gözü, çevresini saran onca soylu kadını görmemiş, o da hizmetçisi "İnci Küpeli Kız"ın üzüm tanesi yüzünü güzelliğin duygu tarihine işlemiştir.
Sanatsal çaba, yalnızca sıradan insanlarca değil, heveslilerce de oyalanma sayılıyor. Böyle algılamada sıradan insanın bir kaybı olmaz, ama bir şey yapacağım diye emeğini yele savuranlar, en başta kendilerini aldatırlar.
Öyleleri var ki, şiirden haberi yok şiir yazıyor, resmin ne olduğunu bilmiyor resim yapıyor, sesi kargaları güldürüyor, şarkı söyleyeceğim diye bedeninde sallamadık yer bırakmıyor...
Doğada her nesne birbirinin üreticisidir, tamamlayıcısıdır. Bu bağlamda her varlık birbirini tamamladığı oranda yok da eder. Tohum bitkiyi tamamlıyor, bitki tohumu; toprak ağacı tamamlıyor, ağaç toprağı; yağmur suyu tamamlıyor, su yağmuru...
Börtü böceğin toprak altında ne yapıp ettiğini bilen var mı?..
Varoluş, nesneler arası etkileşimin yarattığı dengeler düzeneğidir; denge bozuldu mu, yok olanın yeri boş kalıyor; yapay, doğalın yerini alıyor...
Böyle giderse, yapaylaşa yapaylaşa, dünya, dengesini yitirip batacak mı, yoksa, insanın aklı başına gelip bozgunu önleme çareleri mi arayacak?..
Sanatsal üretimin dengesi daha ince ölçülü; kötü, iyinin yerini aldı mı; çoğunluk, karınca gibi, kötünün üstüne çok çokuşup* onu öne çıkarıyor. Yazdıklarını "şaheser" diye yutturmaya kalkan şairimsilerin her dönemde çoğunlukta oluşunun nedeni bu...
İyi şiir, söz incisidir; kötünün sürüsüne bereket! Güneşin önüne gelen el kadar bulutun, aydınlığı körelttiği gibi kötü de, güzelliğe gölge düşürür.
Şairin sahtesi güzellik bozguncusudur, gerçekten uzaktır. O, kendi yazdığından başka şiir tanımaz; gerçeği ise, her iyi şairle, şiirin temellerine sağlam bir taş koyar.
Kötünün iyinin yerini alması, şiir okurunun silinip gitmesine yol açtı. Her olay anlatanın yazar sanıldığı romanda, müzikte de öyle değil mi?
Şu unutulmamalı; sanat, kalabalığın değil, bireysel yaratıcılığın ürünüdür. Ne denli gölgelense, sanatsal yaratıcılık, güneşini özünde taşır.
20.yüzyılda hapislerde çürütülen Nâzım Hikmet'i 21.yüzyıla taşıyan, daha da ötelere götürecek olan, ondaki bu güç, o yaratma tutkusu değil midir?..

çokuşup*, yerel bir sözcük,"üzerine üşüşme" anlamına geliyor. Eğer "karıncaların toplaşması" kastediliyorsa, Anadolu -özellikle Seyhan bölgesi - ona "köreleme" diyor.
Adnan Binyazar

"İnci Küpeli Kız" -VERMEER

Yaratma tutkusu...

Kimileri
yazı yazmayı oyalayıcı bir edim sayıyor. Böyle algılayanlar; sözcüklerden düşünce üreten, sesleri duygu süzgecinden geçırip
melodiye dönüştüren, çamuru yoğurup sanatsal kılan, fırçanın ucuna buladığı renkle sevdalar yaratan... biri değilse, bunun bir yazara söylenmiş en aşağılayıcı söz olduğunu akıllarından bile geçirmezler.
Stefan Zweig, dostu Rodin'i görmeye gider. Rodin, yontusunun başındadır. Zweig'i başını sallayarak selamlar, "Omzunda bir fazlalık var, onu tıraşlayıp geliyorum," der.
Bu görüşmeye ilişkin anlattığı yazısını şöyle bitiriyor Zweig: "Rodin, işini tamamlayıp döndüğünde aradan kırk sekiz saat geçmişti..."
Sanat, varlığı sonsuzluğa erdirme edimidir. Yaratma tutkusu, dostu da zamanı da öteler. Bunun bilincinde olmayanlar, tutkuyla hevesi birbirine karıştırır, sanatı oyalanma sayarlar.
Raffaello, sevgilisini sonsuzlaştırma tutkusuyla, Papa'nın, kardinallerin onu yok edeceğini bile bile, o güzelliğin ardına düşmüştür.
Vermeer'in gözü, çevresini saran onca soylu kadını görmemiş, o da hizmetçisi "İnci Küpeli Kız"ın üzüm tanesi yüzünü güzelliğin duygu tarihine işlemiştir.
Sanatsal çaba, yalnızca sıradan insanlarca değil, heveslilerce de oyalanma sayılıyor. Böyle algılamada sıradan insanın bir kaybı olmaz, ama bir şey yapacağım diye emeğini yele savuranlar,
en başta kendilerini aldatırlar.
Öyleleri var ki, şiirden haberi yok şiir yazıyor, resmin ne olduğunu bilmiyor resim yapıyor, sesi kargaları güldürüyor, şarkı söyleyeceğim diye bedeninde sallamadık yer bırakmıyor...


  • Doğada her nesne birbirinin üreticisidir, tamamlayıcısıdır. Bu bağlamda her varlık birbirini tamamladığı oranda yok da eder. Tohum bitkiyi tamamlıyor, bitki tohumu; toprak ağacı tamamlıyor, ağaç toprağı; yağmur suyu tamamlıyor, su yağmuru...
  • Börtü böceğin toprak altında ne yapıp ettiğini bilen var mı?..
  • Varoluş, nesneler arası etkileşimin yarattığı dengeler düzeneğidir; denge bozuldu mu, yok olanın yeri boş kalıyor; yapay, doğalın yerini alıyor... İtalik

Böyle giderse, yapaylaşa yapaylaşa, dünya, dengesini yitirip batacak mı, yoksa, insanın aklı başına gelip bozgunu önleme çareleri mi arayacak?..
Sanatsal üretimin dengesi daha ince ölçülü; kötü, iyinin yerini aldı mı; çoğunluk, karınca gibi, kötünün üstüne çok çokuşup* onu öne çıkarıyor. Yazdıklarını "şaheser" diye yutturmaya kalkan şairimsilerin her dönemde çoğunlukta oluşunun nedeni bu...
İyi şiir
, söz incisidirİtalik; kötünün sürüsüne bereket! Güneşin önüne gelen el kadar bulutun, aydınlığı körelttiği gibi kötü de, güzelliğe gölge düşürür.
Şairin sahtesi güzellik
bozguncusudur, gerçekten uzaktır. O, kendi yazdığından başka şiir tanımaz; gerçeği ise, her iyi şairle, şiirin temellerine sağlam bir taş koyar.
Kötünün
iyinin yerini alması, şiir okurunun silinip gitmesine yol açtı. Her olay anlatanın yazar sanıldığı romanda, müzikte de öyle değil mi?
Şu unutulmamalı; sanat, kalabalığın değil, bireysel yaratıcılığın ürünüdür. Ne denli gölgelense, sanatsal yaratıcılık, güneşini özünde taşır.
20.yüzyılda hapislerde çürütülen Nâzım Hikmet'i 21.yüzyıla taşıyan, daha da ötelere götürecek olan, ondaki bu güç, o yaratma tutkusu değil midir?..

çokuşup*,yerel bir sözcük,"üzerine üşüşme" anlamına geliyor. Eğer "karıncaların toplaşması" kastediliyorsa, Anadolu -özellikle Seyhan bölgesi - ona "köreleme" diyor.

Adnan Binyazar

Can Dostumun
PAZAR YAZILARI
Cumhuriyet Pazar'da

Derleyen: Ayhan Görür

1 Haziran 2009

Hayat Bir Gölgedir...Adnan Binyazar/William Shakespeare




"Hayat dediğin ne ki; yürüyen bir gölge,
bir zavallı kukla gölgede.

Bir saat boy gösterecek,
boyun kırıp gidecek!"

William Shakespeare


Erguvan Ağacı ve Çiçeği
Fotoğraf, Ayhan Görür

*

Can Dostlarımdan
Adnan Binyazar'ın
Ölümün Gölgesi Yok
Romanından
Esinlenerek düzenlenmiştir.


_/ Kızın, rüyasında yoksul bir derviş gördüğünü,
elinden aşk şarabını alıp yudumladıktan sonra
dervişe tutulduğu içime doğmuştu.
_/

Adnan Binyazar

Derleyen: Ayhan Görür

28 Mayıs 2009

Eş yitirmenin yarattığı oyuk hiç sağalmıyor...Adnan Binyazar



Dinsel Hitit Sancağı... (M.Ö.2100 - 2000)

ADNAN BİNYAZAR


MASALINI YİTİREN DEV
ANI ROMAN


DIRANAS'IN SORUSU

Hem de bir ölüm gününde, Bedrettin Cömert'in
gök ekin gibi biçilip sonsuz yolculuğuna çıkarıldığı
cami avlusunda, yaşlı ve hastalıklı bir adam yanıma yaklaştı,
"Gerçekten, yazdıklarınızı yaşadınız mı?" diye sordu.
...
Ağır hastalıkla, ilk gördüğüm günlerindeki o görkemini
gerilerde bırakmış
Ahmet Muhip Dıranas'ı tanıyamamış,
sıradan biri sormuşçasına, yalnızca "Evet!" deyivermiştim.
...
Bedende yaratılan oyuklar sağalıyor da,
yürek oyukluğu hep işliyor.
Eş yitirmenin yarattığı oyuk ise hiç sağalmıyor.
Büyük ozanlara büyük şiirleri,
yüreği depreme uğratan içsel acılar yazdırtıyor olmalı.
Eşimim artık yaşamadığı
bir İstanbul yazında
beni sabahlara kadar dinleyen Fazıl Hüsnü Dağlarca,
"Eş Ağıdı -Gömüt Taşında Söylemler
" şiiriyle,
acıma ağıt yaktı:

Eş Ağıdı -Gömüt Taşında Söylemler

O Çorumda doğmuş Hititli bir kız
Ben Hititli bir genç
Sevgimizi kıskanan ölüm
Bütün ölümlerden iğrenç

Gömüldü ya Çorum toprakları hep açar
Nice çiçekleriyle onu
Ben gece gündüz sevgisini açarım
Yadsırım ölüm denen sonu

Hitit karanlıklarında
Sesin gecemizi aydınlık ederdi
Sanki güzelliğin:
"Sen beni benden çok yaşayacaksın "
derdi.

Karımı çok sevdim ben binlerce yıl
Seviyorum da
İşte gece bir gündüz bir çiçek
Hitit yeli evliliğimizi büyütür Çorum'da.

Ne yazar deme karısı ölmüş de
Acısından dev olmuştır işte:
Gök ağzımda leblebi
Bakışları Hitit elleri Çorum
Yazar yüreğine Adnan - Binyazar
(Temmuz 1991)
Fazıl Hüsnü Dağlarca


Eş ağıtı yaşayıp acısını içine gömene sorusu ne olurdu Dranas'ın?...

Eş yitiren, zamanın anahtarını elinden düşürür; kalan yaşamında, yürekte bilince dönüşen acının adaletsizliğiyle boğuşur durur.

Adnan Binyazar
Masalını Yitiren Dev

s,11-19
Can Yayınları

Hitit (Hasanoğlan, Ankara) Kadını

*
Ahmet Muhip Dıranas

Büyük Olsun

_/ İnsan bir yanınca Kerem misâli yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı. _/

http://ayhangorur.blogspot.com/2007/01/byk-olsunahmet-muhip-dranas.html
(Lütfen Tıklayınız)

Derleyen: Ayhan Görür

26 Şubat 2009

İronik (alaysamalı) Büyük Bir Uyarı!...Adnan Binyazar



İronik ( alaysamalı)
Büyük Bir Uyarı!

Eğitim, kişiyi bilgili kılar, ona beceri kazandırır. Bu kazanımlar üreticiliğe dönüşmedikçe eğitimde amaca varılamaz. Üretimsizlik ise kişiyi eylemsizliğe sürükler. Düşünsel eylemden yoksun kişiden de ne gerçek anlamda aydın çıkar, ne bilinçli yurttaş. Bunun yarattığı boşluğu bilgi yoksunu niteliksiz adamlar doldurur!

Eğitimden geçen yeni kuşakların her alanda üretici bir ruhla yetişmeleri, yalnız bizim değil, her toplumun sorunudur. Böyle giderse, gelecekte, iyi yetişmiş yurttaşların yerini yalnızca et-kemik-sinir yığını kitlelerin alacağını öne süren eğitimcileri haklı bulmak gerekecek ...

ABD Houston Polis Müdürlüğü'nce alaysamalı (ironik) bir yöntemle oluşturulup kentteki ailelere ve okullara dağıtılan bildirideki önerileri
okuyunca bunları düşündüm.

Dilini yalınlaştırıp bir ölçüde bize uyarladığım öneriler şöyle:
_/
Daha küçükken çocuğa istediği şeyi verin ki, geçimini başkalarının sağlamak zorunda olduğuna inansın!

_/
Çocuğunuzun kötü sözler söylemesini iyi karşılayın ki,
bunu marifet belleyip kendini akıllı sansın!

_/
Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı öğretmeyin ki,
yirmibir yaşına geldiğinde nasıl olsa kararlarını kendisi verecektir!

_/
Oraya buraya attığı kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini siz toplayın ki,
sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!

_/
Gözünün önünde sık sık kavga edin ki,
aile bir gün parçalanırsa, çocuğunuz fazla üzülmesin.

_/
Yiyecek, giyecek ve lüksle ilgili tüm isteklerini eksizsiz karşılayın ki,
amacına ulaşmak için çalışmak gerektiğini düşünmesin.

_/
Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı her zaman ondan yana olun ki,
onlara hep kötülük yapacakları ön yargısıyla yaklaşsın! _/ Tüm bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç işlerse, ondan özür dileyin!..

Asıl ironi, ana babaların, öğretmenlerin uyarıldığı asıl şu cümlede:
_/ Çocuğunuzu felâket dolu bir yaşama hazırladığınızdan dolayı kendinize teşekkür etmeyi sakın unutmayın!..

Aynı zamanda, her gün yeni marifetlerini duyduğumuz çocuk gemicileri, yumurtacıları, mısırcıları, altıncıları, deha sahibi küçük
tacirleri çağrıştıran bu öneriler, bildirinin
önemini daha da arttırıyor...

İroninin olduğu yerde sağlam düşünce de vardır.
Polis müdürlüğü, bu bildiri ile

_/ emek vermeden kazanma,
_/
kötülüğe yönelme,
_/
düşüncesini değiştirmeme,
_/
düzensizlik,
_/
bencillik,
_/ alnının teriyle kazanmama
,
_/ devlet erkine saygısızlık vb.


özellikleri öne çıkarırken, bir yandan da hangi can alıcı virüslerin Amerikan gençlerinin kanını zehirlediğini açıklamış oluyor.. Bunlar; canilerin, hırsızların, haksız kazanç elde edenleri, uyuşturucu bağımlılarının, acıma duygusu nedir bilmeyenlerin gittikçe yaygınlaştığı ABD'de, artık bıçağın kemiğe dayandığının belirtisidir.
İnanıyorum ki, çok değil, yüzyılın sonu alınmadan, yeni bir bilim dalı oluşturularak, kazı yapılırcasına, geçmişte yaşamış insanların davranışları, ahlakları, erdemleri aranıp gün yüzüne çıkarılacaktır.

Adnan Binyazar
binyazar
@gmail.com

PAZAR YAZILARI
Cumhuriyet, 22.02.2009

1 Şubat 2009

Bal arılarını örnekseme...Adnan Binyazar


Kadıköy, Özgürlük Parkı
Fotoğraf, Ayhan Görür

Bal arılarını örnekseme...

Bal arıları 550 gr. bal için 3 milyon 750 bin çiçeğe konup kalkıyorlar. Bir kg. bal, 40 bin arının 6 milyon çiçeği dolaşmasını gerektiriyor.
Bir peteğin balla dolumu, bir arının, 100 milyon çiçeğin nektarını emmesine bağlı.
Normal hızdaki bir bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlemi yaparken, bal arıları aynı sürede 10 trilyonluk işlem yapıyor.
Bal arılarının içgüdüsel becerileri bunlarla bitmiyor.
Yaşamsal düzenlerini sağlayan ahlâk değerlerine ise, sanırım yalnızca Thomas More'un Utopia, Tommaso Campanella'nın Güneş Ülkesi gibi düşsel anlatılarında rastlanılabilir.

  • Arı cumhuriyeti tarihinde, bugüne değin birkaç gram bal da kendime saklayayım diye peteği hortumlamaya kalkan bir tek arı adı geçmiyor.
  • Başka kovanın peteğine dadananı da gören yok.

Arılar gün doğanda uyanıyor, karanlık basanda uyuyorlar.

*
Bırakalım, arılar dünyasının toplumsal yorumunu okurlar yapsın!
Ben arı örneğini apayrı bir konuyla eşleştireceğim.
Anadolunun birçok kentinde şiir yazma heveslisi gençlerle karşılaşıyorum. Şair, arılar gibi kendini bir zamanla sınırlamasa da yine de şiir yazmanın çok zaman gerektirdiği bir gerçek.

  • Arı, nektar toplamak için nasıl binlerce çiçeğe konup kalkıyor, çiçek çiçek dolaşıyorsa; şair de bir duyguyu imgelerle, söyleyiş güzelliğiyle bezerken, üç beş dizelik şiirinde bile aynı çabayı göstermelidir.

Cahit Külebi, "Şair olunmaz, şair doğulur" dese de , şiirin emek vermeden, yalnızca duyarlıkla yazılacağı, artık aşınmış, aşılmış bir düşüncedir.
Oysa konuştuğum gençler arasında duyarlığa bel bağlayanlar çoğunluğu oluşturuyor. Onların, şairleri irdeleyici bir yöntemle okuyup anladıkları kanısında değilim. Öyle olmasa, Türkiye gibi bir şiir ülkesinde, belli şairlerin dışında, şiir kitaplarının ancak 300-500 dolayında satması acı değil mi?..
Kimileri de, halk ve divan şiirleri bir yana, ne Cahit Sıtkı'yı, Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı, ne Cemal Süreya'yı, ne Edip Cansever'i ne günümüz şairlerini tanıyor.
Onlardan birinin yazdığı şiirlere bakıp ona Orhan Veli'yi okumasını önermiştim de, "Orhan Veli, 'İstanbul'u dinliyorum,' diyor, İstanbul insan mı ki konuşsun, o da dinlesin!" diye önerimi ağzıma tıkmıştı!..

  • Şiiri slogan oluşturmanın aracı sayanlar da başka. Bir Tek şaire bağlanıp onun dışındakileri yok sayanlar da az değil. Arı arılığıyla en iyi nektarı bulmak için çiçekten çiçeğ uçuyor; ondan ibret alsalar yeter...
  • Çok şiir okumanın, yazma özgürlüğünü kısıtladığını öne sürenler de çıkıyor. Sanırın en yeteneksizler onlar. Oysa her peteğin ayrı bir nektarın çiçeğini barındırdığı gibi, sanatlar arasında da en çok şiir, çok şair tanımayı gerektirir.
  • Şiir yazan, her şeyden önce "şiir" olanı keşfedip beğeni dünyasını onunla besleyecek. O da yetmez, o şiirin, o güne değin yazılan şiirler arasındaki yerini bilecek; ancak ondan sonra, cesareti varsa, onun yanında kendi şiirine yer arayacak...
  • Şair, arı gibi çiçekten çiçeğe konmalı, hangi çiçekten hangi nektarı somuracağını bilmeli; kokusunu yitirmeden taşımalı nektarı, kovanına...
Adnan Binyazar
Pazar Yazıları - Cumhuriyet Gazetesi
01 Şubat 2009

Derleyen: Ayhan Görür

4 Ocak 2009

Bizden biri...Prof Dr.Agop Kotogyan




İstanbul'u seyreden bir turist...
Fotograf, Ayhan Görür

İşte gerçek aydın ve yurtsever!

  • Ülkemde sefaletin dibinde yaşadım.
  • Çocukluğumu, kolumu kaybettim, ama yolumu kaybetmedim.
  • Bu topraklarda yaşayan tüm insanları kardeşim belledim.
  • Ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek değildir.
  • Yurt sevgisi, iyi günde, kötü günde vatanında kalmak demektir.
  • Boş başak dik, dolu başak ise eğiktir; ben hep eğik gezdim.
  • Kibirden nefret ettim, boş başaklar gibi diklenmedim.
  • Her şeyi biliyorum demedim.
  • Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine sarıldım.
Prof.Dr.Agop Kotogyan


" İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde
41 yıl çalıştıktan sonra emekli olan
Prof.Dr.Agop Kotogyan'ın öyküsü,
aynı topraklarda yüzyıllardır birlikte yaşayan
Türklerle Ermeniler arasında
nasıl bir sevgi okduğunun göstergesidir."

Prof.Dr.Agop Kotogyan'ın annesinden oğluna...

  • Ciğerim Agop.
  • Baban da okuma yazma bilmez idi, ben de.
  • Sen okudun, can parçam!
  • Biz fukaraydık, sana yeterince destek olamadık,
    ama sen bizin yüzümüzü hiç kara çıkarmadın.

Adnan Binyazar


Cumhuriyet Gazetesi, Pazar Dergisi
Pazar Yazıları, 4 Ocak 2009
Teşekkürler...

Hepimiz aynı teknedeyiz...
Fotograf, Ayhan Görür

8 Eylül 2007

Anne ve Çocuğu...GOETHE, Johann Wolfgang von

Hoş Geldin


İpek - Feyza
Photograph by Onur Görür

31.08.2007

Anne ve Çocuğu

Hiç kimse,
kollarında bir çocuk tutan anne kadar
çekici
ve
birkaç çocuk arasındaki bir anne kadar
saygıdeğer
değildir.


Goethe


İpek - Onur

_/ Ana, bedeninde var eder kızını; baba, ruhunda... _/
Adnan Binyzazar

www.ipekgorur.spaces.live.com

Derleyen: Ayhan Görür

5 Mayıs 2006

Çocuk Ne Yaşıyorsa... NOLTE


_/ Çocuk Ne Yaşıyorsa Onu Öğrenir _/

  • Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
    kınama ve ayıplamayı öğrenir.

    Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse
    kavga etmeyi öğrenir.

    Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
    sıkılıp, utanmayı öğrenir.

    Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
    kendini suçlamayı öğrenir.

  • Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetişirilmişse,
    sabırlı olmayı öğrenir.

    Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse
    taktir etmeyi öğrenir.

    Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
    âdil olmayı öğrenir.

    Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
    inançlı olmayı öğrenir.

    Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
    kendini sevmeyi öğrenir.

    Nolte, 1975

    Düzenleyen: Ayhan Görür