09 Ekim 2009

Körelme acısı...İbrahim Yıldız




HAYATTA EN HAKİKİ
MÜRŞİT İLİMDİR.


Mustafa Kemal ATATÜRK


ANKARA
DİL,TARİH ve COĞRAFYA FAKÜLTESİ
..İbrahim'e gelince

çok uzun geceler çok uzun
yorgunuz
bütün kapılar kapandı yüzümüze
açıl ya susam açıl diyoruz
bir inat düştü hepimize
ışıklar söndü
yol yarıda kaldı
ayı başka insanlar aldı çoktan
bu işin sonu ne olacak mavi gözlüm
bu karanlığın
ne çok güneşler battı uykudan uyanmadan

hani bir sözün vardı ankara'da
dil tarih coğrafya fakültesinde
ışır
artar
durmadan
aha
o ışık orda

(körelme acısı)
İbrahim Yıldız

Derleyen: Ayhan Görür

16 Eylül 2009

Sonludur aşk da..Metin Altıok


SONLUDUR AŞK DA

Güzel anılar biriktirdim senden

Dudağıma solgun gülücükler getiren.
Özenle sakladım belleğimde,
Bir yığın oldu daha şimdiden
Nasıl olsa bir sonu olacaktı bu aşkın,
Bir gün apansız gerçekleşiveren.

Bir terazinin durgun prinç kefesine

Pat diye inince kara kiloluk,
Nasıl kalkar havaya birdenbire
Boş kalan zavallı kefe.
Nasıl titreşir terazi uzun süre,
Denge sağlanıncaya kadar başka şeylerle.

Anılarla bozdum o dengeyi ben önce,
İkimiz için de yaptım bunu.
Yaşadığımız günlerden biriktirdim sessizce,
Bir kefede sana hiç sezdirmeden.
Koyabilirsin kara kiloyu artık,
Bak terazi nasıl kolay gelecek dengeye.

Mutluyum ben yine de kendimce,
Senin girdilerin, çıktılarım benim
Doğrusu uygundu birbirine,
Yanyana gelince birbirini tamamlayan.
Vazgeçilmezdi ellerin sonra,
Yangınımdan yorgan, döşek kaçıran.

Ama inan sonludur aşk da
Kovalar sonunu kendi kendinin.
Bana bir uçurum gerek şimdilerde,
Yeterince dik ve derin.
Bir çavlan istiyorum çünkü,
Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin.


Metin ALTIOK

KARDELEN

Metin Altıok, yanılıyor, !

Sonlu olan aşk değil, sevgidir..
Her yıl açan Kardelene ne demeli;
hiç küsüyor mu?..
Aşk
her şeyin üstündedir; sorgulanamaz!
Çavlanınız* aşk olsun!..
Çavlan*: 1- Çağlayan, şelâle; 2- Sizi coşturan şey...
Ayhan Görür

11 Eylül 2009

Her insanın Tanrı olduğu anlar vardır!..Sabahattin Eyüboğlu



Bedri Rahmi Eyüboğlu

Erimek
Erimek belirsizce her şeyde
Karışmak sulara yıldızlara
Sinmek kokusuna mor menekşenin
Yanmak damar damar nefes nefes
Yaşamak tükene tükene
Bedri Rahmi Eyüboğlu

_/ Her insanın Tanrı olduğu anlar vardır! _/

,,

Mavi ve Kara
(...)
Parasız hiçbir şey yapılamaz oldu, biliyorum.

İdeal, ülkü, mefkûre apartman adı olmaya başlayalı
gençliğin gözünden düştü, biliyorum.

Para düşünmeden sanat ve bilim derdine düşen enayi sayılıyor ya da kuşku uyandıryor, biliyorum.

Bağımsızlığı herkesden çok gerekseyen sanatçı geçinmek,
çoluğunu çocuğunu geçindirmek zorundadır, biliyorum.

Kazandıkları paraya layık olmayan insanlar arasında yaşayan
sanatçıya paraya boşver demek gülünçtür, biliyorum.

Ama
bütün bu gerçeklere
inat,
sanatı paranın, maviyi karanın
üstüne çıkaranlar var ya?
Binde bir de olsa var ya?
İşte onlar sanatçı:
Üst tarafı mamatçı!
Çok mu sert oldu bu yargı?
Yumuşatalım biraz:
Bütün mamatçıların
sanatçı olduğu zamanlar vardır.
Aynı şeyi bir başka türlü söyleyelim:
Her insanın Tanrı olduğu anlar vardır
!

,,
Sabahattin Eyüboğlu

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Derleyen: Ayhan Görür

04 Eylül 2009

Ben, gerçeği yazarım, benim sevgim gerçek ya...William Shakespeare


William Shakespeare
XXI
So is it not with me as with that Muse
Stirr'd by a painted beauyt to his verse
Who heaven itself for ornament dort use
And every fairwith his dort rehearse,
Making acouplement of paoud compare
With sun and moon, with eaet and sea's rch game,
With April's first-born flowers and all things rare
That heaven's air in this huge rondure hems.
O, ley me, true in love, but truly write,
And then believe me, my love is as fair
As any mother's child, thouth not so briht
As those gold candles fixded in heaven's air.

Let them say more that like of hearsay well;
I will not praise tha purpose not to sell.

William Shakespeare

XXI
Ben, başka bir ozanım, Öbür manzumeciler
Boyalı güzel görür, kalemi alır ele,
Göğü tutup onunla, yazdıklarını süsler,
Her güzeli benzetir gönlündeki güzele.
Hem de ne şatafatlı teşbihler, çifter çifter:
Güneşle ay; toprağın, denizin cevherleri,
Nisan tomurcukları, nice bulunmaz şeyler,
Yeryüzünü kuşatan o cennet çemberleri...
Ben, gerçeği yazarım, benim sevgim gerçek ya:
İnan olsun, sevgilim, güzellerin güzeli,
Ana yavrusu gibi, pek parlak olmasa da,
Gökyüzünde yanan o altın kandil misali...

Onların boş lafları olamaz benim işim:
Satacak değilim ki, niçin övecekmişim.


William Shakespeare

SONELER

Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları
Çeviri: Talât Sait Halman


Değerli Dostum
Adnan Binyazar'a

Sevgi ile...
Derleyen: Ayhan Görür

29 Ağustos 2009

Büyü Destanı...Karadeniz Yöresinden



Sema Ündeğer, Karikatürist


Büyü Destanı

İşmar eyledum oğa
Gel irmağa irmağa
Deduğumi etmesan
Siyir ederum sağa

Daha ne duruyisun
Bobağun ocağinda
Çüruyi yitecesun
Habu gençluk çağunda

Siyir eyledim oğa
Goşti geldi yanuma
Şalvarini çözmeden
Haman girdi goynuma

Ben de sarildum oğa

İstanbol Maçka'sinda
Dedi bana vollaha (vallahi )
Gözüm yok başkasinda

Senun gibi tosuni
Bulan koca ararmi
O senin siyirlerun
İşimuze yarar mi

Dedim ona e yavri
Siyir çok işe yarar
Siyiri bilen gari
Daha goca mi arar

İstanbul Maçka'sinun
Hep olur dullari
Hovarda deyi kollar
Gece gündüz yollari

Geluler biraraya
Haftanun ilk gecesi
Hovardaluk işidur
Hepsinun eğlencesi

Girbizi sarı kumral
Seç beğenduğuni al
Başka yerde bılunmaz
Onlarda bulunan mal

Kimi uç gocalidur
Kiminin sayisi yok
Fallan siyirlan mallan
Goca arayan da çok

Güzli güzli giderler
Ganlica hocasina
Çifte boynuz takarlar
Hepsi gocasina

Remezani tutarlar
Semirmeyelum deyi
Besmelesuz yutarlar
Gece canli köfteyi

İstambol dedukleri
Siyirun vetanidur
Garilari heyleyen
Patronun cüzdanidur

Altun gaplatuyiler
En sağlam dişlerini
Gel anlattayim sana
Bu siyir işlerini

Hoca alır gariyi
Geturur odasina
Sifte bismillah çeker
İfler bir su tasina

Sonra da ufak ufak
Uzanur kuşağina
Atar birden elini
Şalvarinun ağina

Bi bismillah daha der
Kovar hep perileri
Kalur garilan kendi
Sallanu gerileri

Hoca tek nefes okur
Siyirun düasini
Kurtarır merağından
Garilarun hasini

Göbeğinun istine
Yazar ince yazilar
İkinci gelişinde
Yazduklarini yalar

Siyir deyi de geçma
Birebirdur sevdaya
İnanmiyasan git bak
İstanbol'da Maçka'ya

Gocalarindan çalar
Yedururlar hocaya
Sonra da boşanurlar
Koşarlar hovardaya

Hoca okur duayi
İfler memelerine
Sonra sokar elini
Garanluk yerlerine

İstambol garilari
İnce fistan geyerler
Erterler başlarini
Tekkelere giderler

İstanbul Maçka'sida
Dul garilar duriyi
Nuska yazduranlari
İstemeden veruyi

Hanum kurban olayim
Elündeki maşaya
Siyir yapdurmak için
Gittun Kasimpaşa'ya

Kasimpaşa hocasi
Para isteyi para
Yapdi bana bi nuska
Sarildum garilara

Ordan çiktum Şişli'ye
Girdum bi toplantiya
Gözüm takıldi birden
Bi sarili gariya

Dedum ona e hanum
Gel beraber yatalum
Şimdi günler sicakdur
Yorganlari atalum

Sariduk birbirine
Yilan sarması gibi
Dedu ulan bu nedur
Gabak dolması gibi

Avustos aylarinda
Giderler Akdaniz'e
Dedum domuz garilar
Biraz da verun bize

İstanbol'da siyire
Büyü deyuler büyü
Çok kuçuksun Emine'm
Birazcuk daha böyü

Alacali fistani
Dize çikayi dize
Bu deduğum türkiler
Yadigâr galsun size


İsmet Zeki Eyüboğlu


Karadeniz Türküleri
Maçka Yaylalarından Sesler
Anadolu Sanat Yayınları
İstanbul Fotoğrafları, Ayhan Görür

16 Ağustos 2009

Erdemli insan aynaya bakabilmeli...Adnan Binyazar




Düşünen ve Sorgulayan İnsan...
Beylerbeyi -Fotoğraf, Ayhan Görür

,,

Erdemli insan,
aynaya yansıyan yüzüne bakabilmeli,
görüntüsü ne ise onu görebilmelidir.
Çünkü,
kişinin yüzünün
engebelerini, kıvrımlarını, çalkantılarını
kendi aynasından başka
hiçbir ayna gösteremez.
Bu gerçek,
kristal aynalara bakıp,
"Ayna! Ayna!
Benden güzel, benden büyük var mı?"
diyenlerin boş dünyasını
her zaman altüst edecektir.
,,

"Ayna" adlı eserinden...
s.17,18
Dünya Kitapları, Deneme

ADNAN BİNYAZAR

Yansıması...
Ayhan Görür'ün
objektifine, aynasına takıldı...


Derleyen: Ayhan Görür

06 Ağustos 2009

ATATÜRK'ün 31.07.1920 de Afyonkarahisar'da Subaylara Hitaben yaptığı konuşma...


Mustafa Kemal ATATÜRK


ATATÜRK'ÜN SUBAYLARA HİTABEN AFYONKARAHİSAR'DA 31.07.1920 TARİHİNDE YAPTIĞI KONUŞMA...

Efendiler!
Eski silâh arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdanî zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsâit yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle İle mülâhaza etmekle yetineceğim.

Arkadaşlar!
İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atfetme borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiat en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele İle mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vazıyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.

Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sâhibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.

Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzûmuna olan vicdânı imândır.

İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvelâ silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukâddesâtına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak plânını takip ettiler ve ediyorlar.

Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için, mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülât kalmaz.

Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.

Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kâni olmuş ve buna kat’i azim ile karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır.

Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim kaynak ki milletin vicdanı imanıdır mevcuttur. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Mâlum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardır." O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak İstenilen ordumuzu tâmir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayatî gâyesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.

Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebalı subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve fesaretleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsî ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler.

Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü hu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak İçin bir çaresi vardır. Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır.

Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!”
* * *


Kaynak: "Afyon'da çıkan ikaz gazetesinden aktaran: Anadolu'da Yenigün gazetesi,
10 Ağustos 1920.
Atatürk
'ün Bütün Eserleri, c.9, Kaynak Yayınlan, istanbul. Ekim 2002, s. 112-113


Derleyen: Ayhan Görür

01 Ağustos 2009

Acele Edin ve Defolup Gidin...General Oliver Cromwell

d. 25 Nisan 1599 - ö. 3 Eylül 1658

Oliver Cromwell


Cromwell's speech to the "rump parliament" !..

Imagine Oliver Cromwell, giving his famous speech today:

20 April 1653
It is high time for me to put an end to your sitting in this place, which you have dishonored by your contempt of all virtue, and defiled by your practice of every vice;
ye are a factious crew, and enemies to all good government; ye are a pack of mercenary wretches, and would like Esau sell your country for a mess of pottage,
and like Judas betray your God for a few pieces of money.

Is there a single virtue now remaining amongst you? Is there one vice you do not possess? Ye have no more religion than my horse; gold is your God; which of you have not barter'd your conscience for bribes? Is there a man amongst you that has the least care for the good of the Commonwealth?

Ye sordid prostitutes have you not defil'd this sacred place, and turn'd the Lord's temple into a den of thieves, by your immoral principles and wicked practices? Ye are grown intolerably odious to the whole nation; you were deputed here by the people to get grievances redress'd, are yourselves gone! So! Take away that shining bauble there, and lock up the doors. In the name of God, go!


Oliver Cromwell


Cromwell signature...


Kalıntı Parlamento'yu dağıtma söylevi..

Kalıntı Parlamento (Rump Parliament) adıyla anılan, birbirleriyle klik çatışmaları ile vakit geçirip hiçbir siyasi karar alamıyan, hatta yeni parlamento üyelerini seçimi konusunda da bile bocalayan bu Parlemento'yu 20 Nisan, 1653de General Oliver Cromwell 40 tüfekli asker getirerek bir söylev verdikten sonra feshetmiştir. Bu söylevin sözleri şunlardır:

Acele Edin ve Defolup Gidin!..
,,
Oturumunuzu
sonlandırmaya geldim,
Meclisi
yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim.
Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!!!
Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar,
ülkenizi en küçük şahsî çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?
Bir parça vicdan da mı yok?
Atım kadar bile dindar değilsiniz!
Altın sizin yeni Tanrınız olmuş!
Satılığa çıkarmadığınız
bir değer de kalmadı...
Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?
Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz!
Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlâk yoksunu davranışlarınızla hırsızların haline çevirdiniz!
Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız..
Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız.
Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz!
Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı!
Ve bu gücü de bana Tanrı verdi.
Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim.
Vay hâlinize!
Şimdi derhal defolun!!!
Acele edin
rüşvetin köleleri!
Acele edin, gidin!
Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!..,,

http://tr.wikipedia.org/wiki/Oliver_Cromwell


General Oliver Cromwell


Yukarıdaki söylev, demokrasinin beşiği olarak bilinen İngiltere'de geçmiştir.
Sözleri sarf eden kişi, 1653 senesinin 20 Nisan günü, meclis çatısı altında kükreyerek nutuk atan General Oliver CROMWELL isimli, sadece ülkesinin çıkarlarını kollayan yurtsever bir generaldi....
Ve bu nutuk tarihi şekillendiren 50 söylevden biri sayılıyor...

Can Dostlarımdan Nazan Clohesy
gönderisinden esinlenerek derlenmiştir...

Derleyen: Ayhan Görür

30 Temmuz 2009

Bir Kızılderili Öyküsü...

SEVGİ - LOVE

Bir Kızılderili Öyküsü

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.

Onlara dedi ki:
"
İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş.
İki kurt arasında
:

  • Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı,açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.

  • Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.
Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde...

"Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden biri büyük babasına, "Hangi kurt kazanacak?" diye sordu.

Yaşlı Cherokee kısaca cevapladı: "Beslediğiniz kurt”.

Can Dostlarımdan
Sait Samir'ın
gönderisidir.



Derleyen: Ayhan Görür

27 Temmuz 2009

Her Şey Güzeldi...Yıldız Tümerdem




Her Şey Güzeldi

Her şey güzeldi
Çocukluk günlerimizde


Tahta çantamız
Yemek taslarımız
Kurşun kalemlerimiz

Çizgili defterlerimiz
Renkli tebeşirlerimiz
Sulu boyalarımız
Boynumuzda özenle
Taşıdığımız silgilerimiz

Beyaz yakalı
Siyah önlüklerimiz

ABECELİ alfabemiz
Güzel Türkçemizle
Dillendirdiğimiz şiirlerimiz

Her şey çok güzeldi
Çocukluk günlerimizde

Rüzgârlı tepelerde süzülen
Mavi küpeli uçurtmalarımızın
Renkli kuyrukları
Takılırdı hayallerimize
Gülümseyerek bakardık
Çocuk gözlerimizle

Çemberlerimizin çelik yürekli sesiydi
Karşı sokaklardan yansıyan
Sek sek taşlarıydı
Yerlerde keyifle kayan

Körebe oynardık kızlı, erkekli
Tertemiz yürekli ve de elle

Ağaç dallarından seyrederdik
Serçe kuşun yuvalarını
Sıcacık yumurtalı


Kurbağaların larvalı
Yaşamlarını gözlerdik

Suya gölge vurmuş yüreğimizle

Toprağı işler
Tohumu serperdik sevgi ile

Her şey güzeldi
Çocukluk günlerimizde


Beyaz bez pabuçlarımız
Bağcıkları düğümlü
Islanmasını istemezdik
Yağmurlu günlerimizde

Her şey güzeldi
Çocukluk günlerimizde

Çocuk Bayramlarımızın neşesi
Mavi göklerimizde
Ay yıldızlı bayrağımızla el ele

Evreni sevgiyle kucaklardık
O günlerde de
Şimdilerde olduğu gibi
İlkeli Beynimiz
Sevgi yüklü yüreğimizle.

Prof.Dr.Yıldız Tümerdem



Derleyen: Ayhan Görür

14 Temmuz 2009

Allahsız değil, hukukçuyuz... Sandra Day O'Conner



Supreme Court of the United States
http://en.wikipedia.org/wiki/Supreme_Court_of_the_United_States


Sandra Day O'Conner




Allahsız değil, hukukçuyuz...


  • ABD Yüksek Mahkemesi eski yargıçlarından siyasilere
    ABD Yüksek Mahkemesi’nin ilk kadın üyesi olan Sandra Day O’Conner, hukuku baskı altına alarak yargıçlara “Allahsız laikler” diyen siyasilere savaş açtı. O’Conner, bağımsız mahkemenin siyasi değil hukuki kararlar verdiğini, bir bilgisayar oyunu yardımıyla çocuklara öğretecek.


  • Reagan atadı partizan olmadı
    26 Mart 1930’da Arizona’da doğan Sandra Day O’Conner, Cumhuriyetçi Ronald Reagen döneminde ABD Yüksek Mahkemesi’nin ilk kadın üyesi olarak aldığı görevi, 2006’daki emekliliğine kadar sürdürdü. 2001 yılında Amerika’nın en güçlü ikinci kadını seçilen O’Conner, her davayı ayrı olarak ele alması ve siyasi bir bakış açısını reddetmesi ile tanındı. İfade özgürlüğünden kürtaja birçok önemli davada kritik oylar veren O’Conner, diğer ülkelerin hukuk sistemlerine gönderme yapmaktan çekinmeyerek ABD’de tartışma yaratmıştı. O’Conner, bir mütalaasında, Bahreyn Anayasası'nda bulunan “Hiçbir otorite bir yargıcın hükmünden üstün değildir ve yargının gidişatına hiçbir suretle müdahale edilmemelidir” maddesini hatırlatmış ve “Bizim de bunu tüm okullarda öğretmemiz lâzım” demişti. ABD üksek Mahkemesi’nde, bu kurumun ilk kadın üyesi olarak 1981-2006 yılları arasında görev yapan Sandra Day O’Conner (78), hukukun siyasi partizanlık yüzünden zan altında bırakılmasına ve toplumun bu konudaki bilinçsizliğine karşı savaş açtı. “ABD Kongresi’nin, bazı eyalet meclislerinin ve çeşitli özel çıkar gruplarının yargıçlara yönelik iğneleyici saldırılarının son yıllarda artmasından endişeliyim” diyen O’Conner, “Partizan saldırılar ve tırmanan siyasi baskı yüzünden, yargıçların adil ve tarafsız karar vermesi zorlaşıyor” ifadesini kullandı. New York’taki bir bilgisayar oyunu ve eğitim konferansında konuşan O’Conner, “Yargıçların aktivist olarak tanımlanarak, Allahsızlar, laikler ve kendi iradesini başkalarına empoze etmeye çalışan hümanistler diye yaftalandığı çokça kulağımıza geliyor” diye konuştu. O’Conner, “güçler ayrılığı” ilkesinin vatandaşlara yeterince öğretilmememesinden yakındı.


  • Bilgsayar oyunuyla eğitim
    Bağımsız yargıyı korumanın ancak eğitimle mümkün olduğunu savunan O’Conner, özellikle çocuklara ulaşmak için bir bilgisayar oyunu tasarladıklarını söyledi. Eylülde ilk aşaması internette devreye girecek olan “Our Courts” (Mahkemelerimiz) adlı ücretsiz oyun, üniversitelerin işbirliğiyle hazırlanacak ve 14-16 yaş arası çocuklara hitap edecek. Çocuklar oyunda bir mahkeme üyesini canlandıracaklardır ve örneğin “ifade özgürlüğü” ile ilgili bir senaryoda, belirli siyasi simgeleri taşıyan tişörtlerin okulda giyilmesinin anayasal bir hak olup olmadığını karara bağlayacaklar.

Hürriyet Gazetesi, 7 Haziran 2008

Our Courts ( Mahkemelerimiz)

Adalet

Judex strenuus hoc praecipue agit,ut vim et dolum compescat,quorum vis magis perniciosa est quanto apertior,dolus quanto tectior atque occultior.

*
Güçlü bir yargıç her şeyden önce zorbalığı ve dolandırıcılığı denetim altına almalıdır; bunlardan, zorbalık apaçık yapıldığında çok daha büyük tehlike arz eder.

Sermones Fideles Sive Interiora Rerum LIV. De Officio Judicis.

Francis Bacon

http://ayhangorur.blogspot.com/2009/03/adaletfrancis-bacon.html
Derleyen: Ayhan Görür

19 Haziran 2009

Önemli olan nelere değer verdiğin ve...Kızılderili


Indian, Art
KIZILDERİLİ

Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.
Gruptan biri,
Kızılderili'dir.
Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili
, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek böceği aramaya başlar.
Arkadaşları
, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.
Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder.

Kızılderili
, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder.
Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızilderili'ye: 'Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?'
diye sorar.
Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere
sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler.
Kaldırıma geçerler ve Kızılderili
cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar.
Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmedigini kontrol eder.

Kızılderili, arkadaşına dönerek:
'Önemli olan, nelere değer verdiğin ve
neleri önemsediğindir.
Her şeyi ona göre duyar,
görür ve hissedersin.'der.


*
_/ Aynı dili konuşanlar değil,
aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. _/
Mevlâna Celâleddin Rumî

*
Can Dostlarımdan
sakar filozuf'un gönderisidir...



Fotoğraf, Ayhan Görür

Türk Dili ve ATATÜRK


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK



“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.
Ülkesini, yüksek istiklâlini kurtarmasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Derleyen: Ayhan Görür

TÜRKÇEMİZ...Rıfat Ilgaz


Baharda Doğa...
Fotoğraf, Ayhan Görür

TÜRKÇEMİZ

Annenden öğrendiğinle yetinme
Çocuğum,Türkçe'ni geliştir.
Dilimiz öylesine güzel ki
Durgun göllerimizce duru,
Akar sularımızca coşkulu...
Ne var ki çocuğum
Güzellik de bakım ister!

Önce türkülerimizi öğren,
Seni büyüten ninnilerimizi belle,
Gidenlere yakılan ağıtları...
Her sözün en güzeli Türkçemizde,
Diline takılanları ayıkla,
Yabancı sözcükleri at!


Bak, devrim, ne güzel!
Barış, ne güzel!
Dayanışma, özgürlük...
Hele bağımsızlık!

En güzeli sevgi!
Sev Türkçe'ni çocuğum,
Dilini sevenleri sev!


Rıfat Ilgaz


Derleyen: Ayhan Görür

18 Haziran 2009

Farkında olmalı insan...Can Yücel


Ciseleyen Yağmur Altında -Gül
Fotoğraf,
Ayhan Görür

Farkında Olmalı İnsan...

Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen
...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını
Fark etmeli.
Anne karnına sığarken d
ünyaya neden sığmadığını
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını
Fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle a
nne karnı gibi olduğunu
Fark etmeli.
Henüz bebekken 'dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı
olduğunu, ölürken de aynı avuçların
'her şeyi bırakıp gidiyorum
İşte!' d
ercesine apaçık kaldığını
Fark etmeli.
Ve kefenin c
ebinin bulunmadığını
Fark etmeli.
Baskın yeteneğini
Fark etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini
Fark etmeli insan
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
Hayvanların yolda kaldırımda çöplükte
Ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini
Fark etmeli.
Eşref-i mahlukat (yaratılmışların en güzeli) olduğunu
Fark etmeli.
Ve ona göre yaşamalı.
Gülün
hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki g
ülü
Fark etmeli.
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde
Çocuk sahibi olmaktan korkmanın m
antıksızlığını
Fark etmeli.
Eşine 'Seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü
Fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini, a
ma arka
Sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu

Fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin, sofradayken önünde biriken ekmek
Kırıntılarını
yemekte gizlendiğini
Fark etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,
O da bugündür.

Can YÜCEL
Can Dostum
Sakar Filozof gönderisinden...
Derleyen: Ayhan Görür

O Kemal, Mustafa Kemal...Şule Türel




O KEMAL, MUSTAFA KEMAL!

Güm! Dedi davulun bağrında
Bir koca tokmak,
Çökertti karanlığı.
Daha ilk kurşunda Kuvvacılar,
Gerildi göklere mavi atlas,
Çekildi üstüne Al Bayrak,
Hey gidinin efesi hey!
Hey! Nehirler, denizler, dağlar
Kalktı yürüdü Anadolu,
Kalktı yürüdü İzmir’e kadar.
*
Durur mu hiç, durur mu?
O Kemal, Mustafa Kemal!
Mavi gözleri çakmak çakmak
Diyor ki: -Şimdi başlıyor savaşımız
Hedefimiz uygar olmak!
-Uygar olmak ne demek?
-Uygar olmak, adam olmak!
Aydınlatacağız bilimle fenle
Aklımızın yollarını,
Bir tek gereksinmemiz var bunun için,

O da çalışkan olmak!

Şule TÜREL


O Kemal, Mustafa Kemal

Derleyen: Ayhan Görür

15 Haziran 2009

Yaratma tutkusu...Adnan Binyazar



RODİN


Yaratma tutkusu...

Kimileri yazı yazmayı oyalayıcı bir edim sayıyor. Böyle algılayanlar; sözcüklerden düşünce üreten, sesleri duygu süzgecinden geçırip melodiye dönüştüren, çamuru yoğurup sanatsal kılan, fırçanın ucuna buladığı renkle sevdalar yaratan... biri değilse, bunun bir yazara söylenmiş en aşağılayıcı söz olduğunu akıllarından bile geçirmezler.
Stefan Zweig, dostu Rodin'i görmeye gider. Rodin, yontusunun başındadır. Zweig'i başını sallayarak selamlar, "Omzunda bir fazlalık var, onu tıraşlayıp geliyorum," der.
Bu görüşmeye ilişkin anlattığı yazısını şöyle bitiriyor Zweig: "Rodin, işini tamamlayıp döndüğünde aradan kırk sekiz saat geçmişti..."
Sanat, varlığı sonsuzluğa erdirme edimidir. Yaratma tutkusu, dostu da zamanı da öteler. Bunun bilincinde olmayanlar, tutkuyla hevesi birbirine karıştırır, sanatı oyalanma sayarlar.
Raffaello, sevgilisini sonsuzlaştırma tutkusuyla, Papa'nın, kardinallerin onu yok edeceğini bile bile, o güzelliğin ardına düşmüştür.
Vermeer'in gözü, çevresini saran onca soylu kadını görmemiş, o da hizmetçisi "İnci Küpeli Kız"ın üzüm tanesi yüzünü güzelliğin duygu tarihine işlemiştir.
Sanatsal çaba, yalnızca sıradan insanlarca değil, heveslilerce de oyalanma sayılıyor. Böyle algılamada sıradan insanın bir kaybı olmaz, ama bir şey yapacağım diye emeğini yele savuranlar, en başta kendilerini aldatırlar.
Öyleleri var ki, şiirden haberi yok şiir yazıyor, resmin ne olduğunu bilmiyor resim yapıyor, sesi kargaları güldürüyor, şarkı söyleyeceğim diye bedeninde sallamadık yer bırakmıyor...
Doğada her nesne birbirinin üreticisidir, tamamlayıcısıdır. Bu bağlamda her varlık birbirini tamamladığı oranda yok da eder. Tohum bitkiyi tamamlıyor, bitki tohumu; toprak ağacı tamamlıyor, ağaç toprağı; yağmur suyu tamamlıyor, su yağmuru...
Börtü böceğin toprak altında ne yapıp ettiğini bilen var mı?..
Varoluş, nesneler arası etkileşimin yarattığı dengeler düzeneğidir; denge bozuldu mu, yok olanın yeri boş kalıyor; yapay, doğalın yerini alıyor...
Böyle giderse, yapaylaşa yapaylaşa, dünya, dengesini yitirip batacak mı, yoksa, insanın aklı başına gelip bozgunu önleme çareleri mi arayacak?..
Sanatsal üretimin dengesi daha ince ölçülü; kötü, iyinin yerini aldı mı; çoğunluk, karınca gibi, kötünün üstüne çok çokuşup* onu öne çıkarıyor. Yazdıklarını "şaheser" diye yutturmaya kalkan şairimsilerin her dönemde çoğunlukta oluşunun nedeni bu...
İyi şiir, söz incisidir; kötünün sürüsüne bereket! Güneşin önüne gelen el kadar bulutun, aydınlığı körelttiği gibi kötü de, güzelliğe gölge düşürür.
Şairin sahtesi güzellik bozguncusudur, gerçekten uzaktır. O, kendi yazdığından başka şiir tanımaz; gerçeği ise, her iyi şairle, şiirin temellerine sağlam bir taş koyar.
Kötünün iyinin yerini alması, şiir okurunun silinip gitmesine yol açtı. Her olay anlatanın yazar sanıldığı romanda, müzikte de öyle değil mi?
Şu unutulmamalı; sanat, kalabalığın değil, bireysel yaratıcılığın ürünüdür. Ne denli gölgelense, sanatsal yaratıcılık, güneşini özünde taşır.
20.yüzyılda hapislerde çürütülen Nâzım Hikmet'i 21.yüzyıla taşıyan, daha da ötelere götürecek olan, ondaki bu güç, o yaratma tutkusu değil midir?..

çokuşup*, yerel bir sözcük,"üzerine üşüşme" anlamına geliyor. Eğer "karıncaların toplaşması" kastediliyorsa, Anadolu -özellikle Seyhan bölgesi - ona "köreleme" diyor.
Adnan Binyazar

"İnci Küpeli Kız" -VERMEER

Yaratma tutkusu...

Kimileri
yazı yazmayı oyalayıcı bir edim sayıyor. Böyle algılayanlar; sözcüklerden düşünce üreten, sesleri duygu süzgecinden geçırip
melodiye dönüştüren, çamuru yoğurup sanatsal kılan, fırçanın ucuna buladığı renkle sevdalar yaratan... biri değilse, bunun bir yazara söylenmiş en aşağılayıcı söz olduğunu akıllarından bile geçirmezler.
Stefan Zweig, dostu Rodin'i görmeye gider. Rodin, yontusunun başındadır. Zweig'i başını sallayarak selamlar, "Omzunda bir fazlalık var, onu tıraşlayıp geliyorum," der.
Bu görüşmeye ilişkin anlattığı yazısını şöyle bitiriyor Zweig: "Rodin, işini tamamlayıp döndüğünde aradan kırk sekiz saat geçmişti..."
Sanat, varlığı sonsuzluğa erdirme edimidir. Yaratma tutkusu, dostu da zamanı da öteler. Bunun bilincinde olmayanlar, tutkuyla hevesi birbirine karıştırır, sanatı oyalanma sayarlar.
Raffaello, sevgilisini sonsuzlaştırma tutkusuyla, Papa'nın, kardinallerin onu yok edeceğini bile bile, o güzelliğin ardına düşmüştür.
Vermeer'in gözü, çevresini saran onca soylu kadını görmemiş, o da hizmetçisi "İnci Küpeli Kız"ın üzüm tanesi yüzünü güzelliğin duygu tarihine işlemiştir.
Sanatsal çaba, yalnızca sıradan insanlarca değil, heveslilerce de oyalanma sayılıyor. Böyle algılamada sıradan insanın bir kaybı olmaz, ama bir şey yapacağım diye emeğini yele savuranlar,
en başta kendilerini aldatırlar.
Öyleleri var ki, şiirden haberi yok şiir yazıyor, resmin ne olduğunu bilmiyor resim yapıyor, sesi kargaları güldürüyor, şarkı söyleyeceğim diye bedeninde sallamadık yer bırakmıyor...


  • Doğada her nesne birbirinin üreticisidir, tamamlayıcısıdır. Bu bağlamda her varlık birbirini tamamladığı oranda yok da eder. Tohum bitkiyi tamamlıyor, bitki tohumu; toprak ağacı tamamlıyor, ağaç toprağı; yağmur suyu tamamlıyor, su yağmuru...
  • Börtü böceğin toprak altında ne yapıp ettiğini bilen var mı?..
  • Varoluş, nesneler arası etkileşimin yarattığı dengeler düzeneğidir; denge bozuldu mu, yok olanın yeri boş kalıyor; yapay, doğalın yerini alıyor... İtalik

Böyle giderse, yapaylaşa yapaylaşa, dünya, dengesini yitirip batacak mı, yoksa, insanın aklı başına gelip bozgunu önleme çareleri mi arayacak?..
Sanatsal üretimin dengesi daha ince ölçülü; kötü, iyinin yerini aldı mı; çoğunluk, karınca gibi, kötünün üstüne çok çokuşup* onu öne çıkarıyor. Yazdıklarını "şaheser" diye yutturmaya kalkan şairimsilerin her dönemde çoğunlukta oluşunun nedeni bu...
İyi şiir
, söz incisidirİtalik; kötünün sürüsüne bereket! Güneşin önüne gelen el kadar bulutun, aydınlığı körelttiği gibi kötü de, güzelliğe gölge düşürür.
Şairin sahtesi güzellik
bozguncusudur, gerçekten uzaktır. O, kendi yazdığından başka şiir tanımaz; gerçeği ise, her iyi şairle, şiirin temellerine sağlam bir taş koyar.
Kötünün
iyinin yerini alması, şiir okurunun silinip gitmesine yol açtı. Her olay anlatanın yazar sanıldığı romanda, müzikte de öyle değil mi?
Şu unutulmamalı; sanat, kalabalığın değil, bireysel yaratıcılığın ürünüdür. Ne denli gölgelense, sanatsal yaratıcılık, güneşini özünde taşır.
20.yüzyılda hapislerde çürütülen Nâzım Hikmet'i 21.yüzyıla taşıyan, daha da ötelere götürecek olan, ondaki bu güç, o yaratma tutkusu değil midir?..

çokuşup*,yerel bir sözcük,"üzerine üşüşme" anlamına geliyor. Eğer "karıncaların toplaşması" kastediliyorsa, Anadolu -özellikle Seyhan bölgesi - ona "köreleme" diyor.

Adnan Binyazar

Can Dostumun
PAZAR YAZILARI
Cumhuriyet Pazar'da

Derleyen: Ayhan Görür

11 Haziran 2009

Allah var mı?...



Adamın biri her zaman yaptığı gibi, saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.

Değişik konular üzerinde konuştular.

Birden Allah ile ilgili konu açıldı…

  • Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”
  • Adam: ” Peki neden böyle diyorsun?”
  • Berber: ” Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum…”


Adam bir an durdu ve düşündü; ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi.

Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda, caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam, bu kadar dağınık göründüğüne göre, belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.

  • Adam: ” Biliyor musun ne var; bence, berber diye bir şey yok”
  • Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”
  • Adam: ” Hayır, yok; çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”
  • Berber: ” Hımmm… Berber diye bir şey var; ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”
  • Adam: ” Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var; insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi. İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!”

Can Dostlarımdan
Sakar Filozof
'un
gönderisidir...

Voltaire: Allah nedir?
http://ayhangorur.blogspot.com/2006/10/tanri-allah-dieu-voltaire.html
(Lütfen Tıklayınız)

Mevlâna: Tanrı ve İnsan...
http://ayhangorur.blogspot.com/search/label/Mevl%C3%A2na-Tanr%C4%B1%20ve%20%C4%B0nsan
(Lütfen Tıklayınız)

Kadıköy Özgürlük Parkı'nda Bahar...
Fotoğraf, Ayhan Görür

Derleyen: Ayhan Görür

06 Haziran 2009

Yaşamak için bir nedeni olan kişi..Nietzsche


PARADOXE

"
Yaşamak için bir nedeni olan kişi,
hemen her nasılsa yaşayabilir.
"

" Bu da dahil tüm genellemeler yanlıştır. "

Nietzsche
Nietzsche Ağladığında...
http://video.google.com/videoplay?docid=8558314145089183904
(Lütfen Tıklayın)

Derleyen: Ayhan Görür

Bilsem ki...Rıfat Ilgaz



Rıfat Ilgaz "Beyazlığı"...
Fotoğraf, Ayhan Görür

Bilsem ki...

Bu ayaklar benden hesap soracak,
Bir düşüncenin peşinden dolaştırdım
Sokak sokak.
Bu baş, bu eğilmez baş da öyle...
Bazı sarhoş bazı, bazı yorgun
Her zaman bir yastığa hasret!
Bu ciğer de hesap soracak,
Esirgedim, güneşini, havasını.
Bu ağız,bu dişler, bu mide...
Ne ikram edebilirim ki bol keseden!
Bu bilekler de hesap soracak,
Göz yumdum çektikleri eziyete.
Bilsem ki kimsenin parmağı yok
Bu sürüp giden işkencede;
Kılım bile kıpırdamadan bir sabah
Çekerdim darağacına kendimi
Bilsem ki suç bende!..

Rıfat Ilgaz


Rıfat Ilgaz
" Bu ayaklar benden hesap soracak
Bir düşüncenin peşinden dolaştırdım
Sokak sokak..."
diyor...
*
Bana göre;
Rıfat Ilgaz,
düşüncenin peşinden koşmamakta,
genelde,
hakkın,
aşkın ve doğrunun peşinden koşmakta,
evrensel değerler O'nu
güçlü kılmaktaydı.

Derleyen: Ayhan Görür

01 Haziran 2009

Hayat Bir Gölgedir...Adnan Binyazar/William Shakespeare




"Hayat dediğin ne ki; yürüyen bir gölge,
bir zavallı kukla gölgede.

Bir saat boy gösterecek,
boyun kırıp gidecek!"

William Shakespeare


Erguvan Ağacı ve Çiçeği
Fotoğraf, Ayhan Görür

*

Can Dostlarımdan
Adnan Binyazar'ın
Ölümün Gölgesi Yok
Romanından
Esinlenerek düzenlenmiştir.


_/ Kızın, rüyasında yoksul bir derviş gördüğünü,
elinden aşk şarabını alıp yudumladıktan sonra
dervişe tutulduğu içime doğmuştu.
_/

Adnan Binyazar

Derleyen: Ayhan Görür

28 Mayıs 2009

Eş yitirmenin yarattığı oyuk hiç sağalmıyor...Adnan Binyazar



Dinsel Hitit Sancağı... (M.Ö.2100 - 2000)

ADNAN BİNYAZAR


MASALINI YİTİREN DEV
ANI ROMAN


DIRANAS'IN SORUSU

Hem de bir ölüm gününde, Bedrettin Cömert'in
gök ekin gibi biçilip sonsuz yolculuğuna çıkarıldığı
cami avlusunda, yaşlı ve hastalıklı bir adam yanıma yaklaştı,
"Gerçekten, yazdıklarınızı yaşadınız mı?" diye sordu.
...
Ağır hastalıkla, ilk gördüğüm günlerindeki o görkemini
gerilerde bırakmış
Ahmet Muhip Dıranas'ı tanıyamamış,
sıradan biri sormuşçasına, yalnızca "Evet!" deyivermiştim.
...
Bedende yaratılan oyuklar sağalıyor da,
yürek oyukluğu hep işliyor.
Eş yitirmenin yarattığı oyuk ise hiç sağalmıyor.
Büyük ozanlara büyük şiirleri,
yüreği depreme uğratan içsel acılar yazdırtıyor olmalı.
Eşimim artık yaşamadığı
bir İstanbul yazında
beni sabahlara kadar dinleyen Fazıl Hüsnü Dağlarca,
"Eş Ağıdı -Gömüt Taşında Söylemler
" şiiriyle,
acıma ağıt yaktı:

Eş Ağıdı -Gömüt Taşında Söylemler

O Çorumda doğmuş Hititli bir kız
Ben Hititli bir genç
Sevgimizi kıskanan ölüm
Bütün ölümlerden iğrenç

Gömüldü ya Çorum toprakları hep açar
Nice çiçekleriyle onu
Ben gece gündüz sevgisini açarım
Yadsırım ölüm denen sonu

Hitit karanlıklarında
Sesin gecemizi aydınlık ederdi
Sanki güzelliğin:
"Sen beni benden çok yaşayacaksın "
derdi.

Karımı çok sevdim ben binlerce yıl
Seviyorum da
İşte gece bir gündüz bir çiçek
Hitit yeli evliliğimizi büyütür Çorum'da.

Ne yazar deme karısı ölmüş de
Acısından dev olmuştır işte:
Gök ağzımda leblebi
Bakışları Hitit elleri Çorum
Yazar yüreğine Adnan - Binyazar
(Temmuz 1991)
Fazıl Hüsnü Dağlarca


Eş ağıtı yaşayıp acısını içine gömene sorusu ne olurdu Dranas'ın?...

Eş yitiren, zamanın anahtarını elinden düşürür; kalan yaşamında, yürekte bilince dönüşen acının adaletsizliğiyle boğuşur durur.

Adnan Binyazar
Masalını Yitiren Dev

s,11-19
Can Yayınları

Hitit (Hasanoğlan, Ankara) Kadını

*
Ahmet Muhip Dıranas

Büyük Olsun

_/ İnsan bir yanınca Kerem misâli yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı. _/

http://ayhangorur.blogspot.com/2007/01/byk-olsunahmet-muhip-dranas.html
(Lütfen Tıklayınız)

Derleyen: Ayhan Görür

18 Mayıs 2009

Sonsuzluğa Doğru...Türkan Saylan



Hak Yolunda Güle Güle

13 Aralık 1935 - 18 Mayıs 2009
Dr.Türkan Saylan

KARANLIKTAN AYDINLIĞA


Kendini Bilen
İnsan Dostu
Hak Yolunda Bir Savaşçı

Ölümsüzler

Burda
Dağ ve ses
Duyulur uğultusu
Gökyüzünden

Burda zaman ve su.

Burda toprak toprak
İlk insanlardan beri gücü yaradılışın,
Burda
kanatları kopan kuş
Uçmakta
Yıldızlarla yellerle yok olmuş.

Nasıl da belli
Güzelliğinden,
Karanlıkta sıcakta nurda
Özdeklerden özdeklere geçen şey
Burda.


Karşı koymuş tutsaklığa
Çirkinliğe geriliğe hep
Burda
doğar yüce gün
Burda
Bütün ölümsüzleri
yeryüzünün.


Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
Türkan Saylan hakkında...
http://ayhangorur.blogspot.com/2009/04/karanlktan-aydnlgahak-yolunda-bir.html

Derleyen: Ayhan Görür

06 Mayıs 2009

İşleyen Ekonomi Çarkı: Tam Bir Paradox Örneği...




EKONOMİ ÜZERİNE !...

  • Mevsim yaz, aylardan Ağustos ayı. Riviera kıyısında küçük bir kasaba, yaz sezonu, ancak yağmur yağıyor, yani kasaba bomboş.

  • Herkesin borcu var ve kredi ile yaşıyorlar.

  • Şans eseri bir otele zengin bir Rus geliyor ve resepsiyona 100 $ bırakıp, odaya bakmaya çıkıyor.

  • Otel sahibi parayı hemen alıp, et marketine olan borcunu ödüyor.

  • Market sahibi 100 doları kaparak, hemen toptancıya olan borcunu vermeye gidiyor.

  • Toptancı büyük bir sevinçle parayı alıp, kriz nedeniyle kredili hizmet veren son defa birlikte olduğu fahişeye götürüyor.

  • Fahişe parayı alıp aynı otele giderek oraya olan borcunu ödüyor...

  • Ve o anda Rus müşteri odadan geri dönüyor ve odayı beğenmediğini söyleyip 100 $ parasını alarak kasabayı terk ediyor.

  • Rus müşterinin bu ziyaretinden somut olarak hiç para kazanan olmuyor, ancak:

  • TÜM KASABA BORÇLARINDAN KURTULUYOR
    VE
    GELECEĞE ÜMİTLE BAKIYOR!!!


  • Paradoks nedir?
    Türkçe'ye Fransızca paradoxe sözcüğünden türeyerek giren paradoks sözcüğünün, etimolojik anlamda kökeni Yunanca paradoxos yani "karşıt/çelişen (düşünce)"dir. Paradoxon, paradoks (karşıt düşünce) içeren iddia anlamındadır. (Yunanca para: Yan(ında), boyunca; üzerinden, dışa; karşı. Yunanca doxa: Düşünce; niyet. Ayrıca Yunanca dogma: Düşünce; karar; tez.) Bu Yunanca kökenli sözcüğün Latince'ye paradoxus olarak girmesi, sözcüğün daha sonra (17. yüzyılda) Batı dillerinde yer almasını sağlamıştır. Kökende sözcük 'kabul görmüş bir düşünceyle çelişen, karşıt bir ifade' anlamında kullanılırken, bugün bu anlamdan ziyade yukarıda belirtilen felsefi ve mantıki anlamda kullanılmaktadır.

    Can dostlarımdan Orhan Kılıç gönderisidir...

Çarşı Kültürünü ve Ekonomisini Bilen Kadın
ve
İktisat Profesörü
*
Diğer bir yol:
Ekonomik kriz nasıl atlatılır?
http://ayhangorur.blogspot.com/2009/01/ekonomik-kriz-nasl-atlatlrve-sava.html


Derleyen: Ayhan Görür

02 Mayıs 2009

Söz...Chief Sattle...



Chief Seattle

Beyaz adam
annesi toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne,
alıp satılacak,
yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.

Onun
bu ihtirasıdır ki,
toprakları çölleştirecek ve
her şeyi yiyip bitirecektir.

Beyaz adamın
kurduğu kentlerde
huzur ve barış yoktur.
Bu kentlerde bir çiçeğin
taç yapraklarını açarken çıkardığı tatlı sesler
ve
bir kelebeğin kanat çırpınışları duyulamaz.

Beyaz adam
paranın yenmeyen bir şey olduğunu,
son ırmak kuruduğunda,son ağaç yok olduğunda,
son balık öldüğünde anlayacak…

Kızılderili Şef Seattle
1853

Fotoğraf, Ayhan Görür

Derleyen: Ayhan Görür

29 Nisan 2009

Atatürk'e Mektup...Albert Einstein


Mustafa Kemâl ATATÜRK

'Ben, sâdık hizmetkârınız
Prof. Albert Einstein
"Ekselânsları,

  • 'OSE' Dünya Birliği'nin şeref baskanı olarak,
    Almanya'dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve
    tıbbi rica ediyorum. Sözü edilen kişiler,
    Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar
    nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler.
    Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakât sahibi
    bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları
    takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
  • Ekselânslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına
    devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda
    bulundugumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin
    akademisyen olan bu 40 kişi,
    birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir.
    Bu ilim adamları, bir yıl müddetle,
    hükümetinizin talimatları dogrultusunda
    kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca
    hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
  • Bu başvuruya destek vermek maksadıyla,
    hükümetinizin talebi kabul etmesi hâlinde
    sadece yüksek seviyede bir insanî faaliyette
    bulunmuş olmakla kalmayacağı,
    bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi
    ifade etme cüretini buluyorum.
Ekselânslarının sâdık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,

Prof. Albert Einstein

Türkiye Cumhuriyeti,
değerli profesörleri ülkesine davet etmiş,
üniversitelerin yapılanmasında ve
gelişiminde başarılar sağlamştır.

Derleyen: Ayhan Görür

23 Nisan 2009

Karanlıktan Aydınlığa/Hak Yolunda Bir Savaşçı...Türkân Saylan



KARANLIKTAN AYDINLIĞA
Hak Yolunda Bir Savaşçı


Türkân Saylan

  • Bugün Genel Merkez, benim evim ve çok sayıda şubemiz, suçla bağlantılı olduğuna ilişkin en küçük bir kanıt olmadığı hukukçularımızca ifade edilen bir arama emri ile aranmaktayız. Bir çok yönetim kurulu üyemiz tutuklanıyor.

  • Ben çok hastayım ve hastanede yatıyorum; hafta sonu izinli çıkmıştım. Kan değerlerim çok düşük. Ağır bir kemoterapi alıyorum.

  • Herkesin bildiği gibi ÇYDD hem darbeye hem de şeriata karşıdır. Ülkenin eğitim yoluyla kalkınması için çalışır. Ergenekon vb. oluşumlarla hiçbir ilgisi yoktur, olamaz da.

  • Özetlersek, ÇYDD olarak Türkiyemizde bir hukuk devleti, Atatürk ilkeleri doğrultusunda bir yönetim istiyoruz. Evrensel hukuk kurallarının herkesin beyninde, yüreğinde yer etmesini ve âdil yargılama kurallarının egemenliğini beklemek bir yurttaş olarak hepimizin hakkıdır diye düşünüyoruz. Biz de hakkımızı arayacağız.

Yukarıdaki Mesaj
Can Dostlarımdan Mine Selen'in

iletisinden alınmıştır.

Mücadelenin, umudun ve iradenin simgesi:
Türkân SAYLAN...

"Türkân Saylan koca bir hayat çınarı. Güçlü, iradeli, çalışkan, her şeye vakit bulabilecek kadar da zamanın hâkimi.Yaşama her neyle tutunuyorsa, öyle berrak, öyle özendirici ki...Onun yanında daha bir güvende, daha bir güçlü hissediyor insan kendini. Etrafındakilere umut saçıyor, umutsuzluğun tüm bulaşıcılığına inat. Kanserle mücadelesinde hep bir adım önde: Çünkü ondan da korkmuyor, hayatta hiçbir şeyden korkmadığı gibi. Yaşama bağlılığının mayasını insanlara duyduğu sevgiden, sağlıklarına kavuşturduğu hastalarından, hayata kazandırdığı gençlerden ve eğittiği öğrencilerinden alıyor. Çalışmalarına sıkı sıkıya bağlı. Yaşlılığını üretkenliği ile ölçüyor...

O, yaşarken iz bırakan kadınlardan. Ne profesör unvanını, ne akademik kariyerini umursuyor. Onlar sadece insanlara daha iyi hizmet edebilmek için birer araç. Lider olmak gibi bir derdi yok....Korkuların hayallerini boğmasına izin vermedi. O yüzden hâlâ ayakta ve muhalif..."


(Ali Deniz Uslu/Cumhuriyet Pazar/22 Mart 2009)

Türkân Saylan hakkında Genel Bilgi
Vikipedi, Özgür Ansiklopedi
http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkan_Saylan

Fotoğraf ve Derleyen
Ayhan Görür

13 Nisan 2009

Günün Sözleri...



Boğaziçi, İstanbul
Fotoğraf, Ayhan görür


GÜNÜN SÖZLERİ...

  • Siz, hiç sarrafın bağırdığını duydunuz mu?
  • Kıymetli malı olanlar bağırmaz.
  • Domatesçi, biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz.
  • Eskici bağırır, ama antikacı bağırmaz.
  • İnsan bağırırken düşünemez.
  • Düşünemeyenler ise, hep kavga içindedir.
  • Popçular, folkçular boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor.
    Ama.. Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor.
  • İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkulur.

Can Dostlarımdan
Orham Kılıç'ın Gönderisidir...

Derleyen: Ayhan Görür

12 Nisan 2009

Kerhâne-Meyhâne üzerine...


Harem


Kerhâne ve Meyhâne

  • Bu dünyada dört kardeş varmış.
    Bu kardeşlerin üçü doğru yolu seçmişler
    namazını niyazını orucunu tutup
    Allah için hayırlı işler yapmışlar.
    Diğer bir kardeşleri ise kendini şaraba
    vermiş,
    hergün içip günah defterini rekorlar kitabına doğru
    sokmaya çalışıyormuş.

  • Uzun süre sonra bu dört kardeş ecelleri gelip ölmüşler.
    Kardeşler bir arada toplanıp sorguya çekilmişler.

  • Doğru yolu seçen kardeşlerden ilkine sormuşlar;
    "Allah için dünyada ne yaptın?"
    "Orucumu tuttum namazımı kıldım zekatımı verdim;
    Allaha layık olabilmek için kulluk görevimi
    iyi güzel bi şekilde yapmaya çalıştım.
    "Bunun üzerine sorgucu melekler yolu göstermiş;
    "Tamam o zaman sen al bi hûri çık yukarı cennete."
    Doğru yolu seçen ikinci
    kardeşe gelmiş sorgu sırası.
    "Allah için ne yaptın?"
    "Orucumu tuttum, namazımı kıldım, zekâtımı verdim.
    Allaha lâyık olabilmek için kulluk görevimi
    iyi güzel bi şekilde yapmaya çalıştım"
    diye cevaplamış o da.
    "Sende al bi huri çık yukarı"
    demişler.
    İyi yoldaki üçüncü
    kardeşe de sormuşlar ve
    aynı cevabı almışlar.
    "Hadi bakalım sen de al bi huri çık yukarı" demişler.


  • Son sıradaki şarapçıya sormuşlar:
    "Allah için ne yaptın?"
    "Valla ben bişey yapmadım, ha bire şarap içtim,
    karılarla yattım kalktım, günah işledim."
    "Sen in aşşağıya, doğru cehenneme, yanacaksın."
    "Verin bir şişe şarap, ineyim" demiş bizimki.
    Melekler bozulmuş:"Aşşası
    meyhane mi lan?"
    "Niye? Yukarsı kerhane mi ? *mına koyum...

    Al hûri çık yukarı! Al hûri çık yukarı."


Can Dostlarımızdan
Nazan Clohesy iletisidir...

Derleyen :Ayhan görür

28 Mart 2009

Çanakkale...Bülent Ecevit


*
* *



ÇANAKKALE

“Söyle arkadaşım” dedi Anadolulu Mehmet
Yanıbaşında ki Anzak erine
“nerelerden kopup gelmişin
neden çökmüş bu mahsunluk üzerine?”

“Dünyanın öbür ucundan” dedi gencecik Anzak
“Öyle yazmışlar
mezar taşıma
doğduğum yerler öylesine uzak
örtündüğüm topraksa gurbet bana"
“Dert edinme arkadaşım” dedi Mehmet
değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet
sende artık bizdensin
sende bencileyin bir Mehmet

Çanakkale toprağının
üstü cennet altı mezar
kavga bitmiş mezarlarda
kaynaş olmuş yiten canlar.

“Ya sen” dedi Mehmet
Oyun çağındaki İngiliz erine
“Yaşın ne senin kardeş
böylesine erken buralarda işin ne”
“Yaşım sonsuza dek on beş”
dedi ufak tefek
İngiliz eri “Köyümde askercilik oynar
coştururdum trompetle bizimkileri

Derken kendimi cephede buldum
Oyun muydu gerçek miydi anlamadan
Bir sahici kurşunla vuruldum
Sustu boynumdaki trompet

Son verildi böylece oyundan bozma işime
Gelibolu’da bana bir yer kazıldı
Mezar taşıma ‘Onbeşinde trampetçi’ yazıldı
Öyküm de künyem de bundan ibaret...”

Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
Gözyaşları düşerek üstüne sanki
Damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
Sahibini yitiren bir trompet
“Ya sizler” dedi Mehmet
Dünyanın dört kıtasından
Mezar dolusu erlere
“Hangi rüzgâr savurdu sizleri
bu bilmediğiz yerlere?”

Kimi İngiliz’di kimi İskoç
Kimi Fransız’dı kimi Senegalli
Kimi Hintli kimi Nepalli
Kimi Avustralya’dan Yeni Zellanda’dan Anzak
Gemiler dolusu asker
Her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu’nun oya gibi koylarından sızarak
Tırmanmışlardı dağa bayıra
Siper siper yara gibi yarılan toprak
Mezar olmuştu savaş ardından onlara

Kiminin burada yattığı sanılır
Kiminin adı bilinse de mezarı bilinmez
Kiminin de mezar taşında
On altı,on yedi on sekiz yaşında
Ebedi istirahate çekildiği yazılı
Çanakkale topraklarında
Her birinin erken biten yaşam öyküsü
Eski yazıtlar gibi taşlara böyle taşlara böyle kazılı
“Anlamaz mıyım”dedi “halinizden kardeşler”
adına yazılı taşı bile olmayan asker
Anadolulu Mehmet

“Bende yüzyıllarca yaban ellerde
Neyin uğruna bilmeden can vermişim
Kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
İlk kez Çanakkale’de ermişim

Uğrunda can verdikçe vatanlaştı ancak
Ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
Değil mi ki sizler alamazsanız bile
Bu topraklar almış sizleri basmış bağrına
Sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale...”

Çanakkale toprağının
Üstü cennet altı mezar
Kavga bitmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar

Bir garip savaştı Çanakkale Savaşı
Kızıştıkça kızgınlığı dindiren
Ara verdikçe ateşe düşmanı kardeşe
Döndüren bir savaş
Kıyasıya bir savaştı
Ama saygı üreten bir savaş
Yaklaştıkça birbirine
Karşılıklı siperler
Gönüllerde yakınlaştı
Düştükçe vuruşanlar toprağa
Dostlar gibi kaynaştı

Savaş bitti
Ölenler kaldı sağlar gitti
Köylü köyüne döndü evli evine

Kır çiçekleri geldiler akın akın
Çekilen askerlerin yerine
Yaban gülleri dağ laleleri papatyalar
Kilim kilim yayıldılar toprağa
Siper siper
Toprağın savaş yaralarını örttüler
Koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
Kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine
Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
Silâh yerine sapan tutan elleriyle
Geri aldı savaş alanlarını
Can geldi toprağa silindikçe kan izleri

Yeryüzünde cennet oldu öylece
O cehennem savaş yeri
Şimdi Çanakkale Gelibolu
Bahçe bahçe
Ülke ülke
Mezar dolu

Üstü cennet altı mezar
Çanakkale toprağının
Kavga bitirmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar
“Huzur içinde uyusun”
Vuruştukları topraklarda
Kavgadan kinden uzakta
Yanyana dostça yatanlar


BÜLENT ECEVİT

Derleyen: Ayhan Görür