19 Haziran 2009 Cuma

Önemli olan nelere değer verdiğin ve...Kızılderili


Indian, Art
KIZILDERİLİ

Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.
Gruptan biri,
Kızılderili'dir.
Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili
, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek böceği aramaya başlar.
Arkadaşları
, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.
Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder.

Kızılderili
, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder.
Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızilderili'ye: 'Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?'
diye sorar.
Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere
sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler.
Kaldırıma geçerler ve Kızılderili
cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar.
Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmedigini kontrol eder.

Kızılderili, arkadaşına dönerek:
'Önemli olan, nelere değer verdiğin ve
neleri önemsediğindir.
Her şeyi ona göre duyar,
görür ve hissedersin.'der.


*
_/ Aynı dili konuşanlar değil,
aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. _/
Mevlâna Celâleddin Rumî

*
Can Dostlarımdan
sakar filozuf'un gönderisidir...



Fotoğraf, Ayhan Görür

Türk Dili ve ATATÜRK


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK



“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.
Ülkesini, yüksek istiklâlini kurtarmasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Derleyen: Ayhan Görür

TÜRKÇEMİZ...Rıfat Ilgaz


Baharda Doğa...
Fotoğraf, Ayhan Görür

TÜRKÇEMİZ

Annenden öğrendiğinle yetinme
Çocuğum,Türkçe'ni geliştir.
Dilimiz öylesine güzel ki
Durgun göllerimizce duru,
Akar sularımızca coşkulu...
Ne var ki çocuğum
Güzellik de bakım ister!

Önce türkülerimizi öğren,
Seni büyüten ninnilerimizi belle,
Gidenlere yakılan ağıtları...
Her sözün en güzeli Türkçemizde,
Diline takılanları ayıkla,
Yabancı sözcükleri at!


Bak, devrim, ne güzel!
Barış, ne güzel!
Dayanışma, özgürlük...
Hele bağımsızlık!

En güzeli sevgi!
Sev Türkçe'ni çocuğum,
Dilini sevenleri sev!


Rıfat Ilgaz


Derleyen: Ayhan Görür

18 Haziran 2009 Perşembe

Farkında olmalı insan...Can Yücel


Ciseleyen Yağmur Altında -Gül
Fotoğraf,
Ayhan Görür

Farkında Olmalı İnsan...

Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen
...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını
Fark etmeli.
Anne karnına sığarken d
ünyaya neden sığmadığını
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını
Fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle a
nne karnı gibi olduğunu
Fark etmeli.
Henüz bebekken 'dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı
olduğunu, ölürken de aynı avuçların
'her şeyi bırakıp gidiyorum
İşte!' d
ercesine apaçık kaldığını
Fark etmeli.
Ve kefenin c
ebinin bulunmadığını
Fark etmeli.
Baskın yeteneğini
Fark etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini
Fark etmeli insan
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
Hayvanların yolda kaldırımda çöplükte
Ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini
Fark etmeli.
Eşref-i mahlukat (yaratılmışların en güzeli) olduğunu
Fark etmeli.
Ve ona göre yaşamalı.
Gülün
hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki g
ülü
Fark etmeli.
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde
Çocuk sahibi olmaktan korkmanın m
antıksızlığını
Fark etmeli.
Eşine 'Seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü
Fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini, a
ma arka
Sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu

Fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin, sofradayken önünde biriken ekmek
Kırıntılarını
yemekte gizlendiğini
Fark etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,
O da bugündür.

Can YÜCEL
Can Dostum
Sakar Filozof gönderisinden...
Derleyen: Ayhan Görür

O Kemal, Mustafa Kemal...Şule Türel




O KEMAL, MUSTAFA KEMAL!

Güm! Dedi davulun bağrında
Bir koca tokmak,
Çökertti karanlığı.
Daha ilk kurşunda Kuvvacılar,
Gerildi göklere mavi atlas,
Çekildi üstüne Al Bayrak,
Hey gidinin efesi hey!
Hey! Nehirler, denizler, dağlar
Kalktı yürüdü Anadolu,
Kalktı yürüdü İzmir’e kadar.
*
Durur mu hiç, durur mu?
O Kemal, Mustafa Kemal!
Mavi gözleri çakmak çakmak
Diyor ki: -Şimdi başlıyor savaşımız
Hedefimiz uygar olmak!
-Uygar olmak ne demek?
-Uygar olmak, adam olmak!
Aydınlatacağız bilimle fenle
Aklımızın yollarını,
Bir tek gereksinmemiz var bunun için,

O da çalışkan olmak!

Şule TÜREL


O Kemal, Mustafa Kemal

Derleyen: Ayhan Görür

15 Haziran 2009 Pazartesi

Yaratma tutkusu...Adnan Binyazar



RODİN


Yaratma tutkusu...

Kimileri yazı yazmayı oyalayıcı bir edim sayıyor. Böyle algılayanlar; sözcüklerden düşünce üreten, sesleri duygu süzgecinden geçırip melodiye dönüştüren, çamuru yoğurup sanatsal kılan, fırçanın ucuna buladığı renkle sevdalar yaratan... biri değilse, bunun bir yazara söylenmiş en aşağılayıcı söz olduğunu akıllarından bile geçirmezler.
Stefan Zweig, dostu Rodin'i görmeye gider. Rodin, yontusunun başındadır. Zweig'i başını sallayarak selamlar, "Omzunda bir fazlalık var, onu tıraşlayıp geliyorum," der.
Bu görüşmeye ilişkin anlattığı yazısını şöyle bitiriyor Zweig: "Rodin, işini tamamlayıp döndüğünde aradan kırk sekiz saat geçmişti..."
Sanat, varlığı sonsuzluğa erdirme edimidir. Yaratma tutkusu, dostu da zamanı da öteler. Bunun bilincinde olmayanlar, tutkuyla hevesi birbirine karıştırır, sanatı oyalanma sayarlar.
Raffaello, sevgilisini sonsuzlaştırma tutkusuyla, Papa'nın, kardinallerin onu yok edeceğini bile bile, o güzelliğin ardına düşmüştür.
Vermeer'in gözü, çevresini saran onca soylu kadını görmemiş, o da hizmetçisi "İnci Küpeli Kız"ın üzüm tanesi yüzünü güzelliğin duygu tarihine işlemiştir.
Sanatsal çaba, yalnızca sıradan insanlarca değil, heveslilerce de oyalanma sayılıyor. Böyle algılamada sıradan insanın bir kaybı olmaz, ama bir şey yapacağım diye emeğini yele savuranlar, en başta kendilerini aldatırlar.
Öyleleri var ki, şiirden haberi yok şiir yazıyor, resmin ne olduğunu bilmiyor resim yapıyor, sesi kargaları güldürüyor, şarkı söyleyeceğim diye bedeninde sallamadık yer bırakmıyor...
Doğada her nesne birbirinin üreticisidir, tamamlayıcısıdır. Bu bağlamda her varlık birbirini tamamladığı oranda yok da eder. Tohum bitkiyi tamamlıyor, bitki tohumu; toprak ağacı tamamlıyor, ağaç toprağı; yağmur suyu tamamlıyor, su yağmuru...
Börtü böceğin toprak altında ne yapıp ettiğini bilen var mı?..
Varoluş, nesneler arası etkileşimin yarattığı dengeler düzeneğidir; denge bozuldu mu, yok olanın yeri boş kalıyor; yapay, doğalın yerini alıyor...
Böyle giderse, yapaylaşa yapaylaşa, dünya, dengesini yitirip batacak mı, yoksa, insanın aklı başına gelip bozgunu önleme çareleri mi arayacak?..
Sanatsal üretimin dengesi daha ince ölçülü; kötü, iyinin yerini aldı mı; çoğunluk, karınca gibi, kötünün üstüne çok çokuşup* onu öne çıkarıyor. Yazdıklarını "şaheser" diye yutturmaya kalkan şairimsilerin her dönemde çoğunlukta oluşunun nedeni bu...
İyi şiir, söz incisidir; kötünün sürüsüne bereket! Güneşin önüne gelen el kadar bulutun, aydınlığı körelttiği gibi kötü de, güzelliğe gölge düşürür.
Şairin sahtesi güzellik bozguncusudur, gerçekten uzaktır. O, kendi yazdığından başka şiir tanımaz; gerçeği ise, her iyi şairle, şiirin temellerine sağlam bir taş koyar.
Kötünün iyinin yerini alması, şiir okurunun silinip gitmesine yol açtı. Her olay anlatanın yazar sanıldığı romanda, müzikte de öyle değil mi?
Şu unutulmamalı; sanat, kalabalığın değil, bireysel yaratıcılığın ürünüdür. Ne denli gölgelense, sanatsal yaratıcılık, güneşini özünde taşır.
20.yüzyılda hapislerde çürütülen Nâzım Hikmet'i 21.yüzyıla taşıyan, daha da ötelere götürecek olan, ondaki bu güç, o yaratma tutkusu değil midir?..

çokuşup*, yerel bir sözcük,"üzerine üşüşme" anlamına geliyor. Eğer "karıncaların toplaşması" kastediliyorsa, Anadolu -özellikle Seyhan bölgesi - ona "köreleme" diyor.
Adnan Binyazar

"İnci Küpeli Kız" -VERMEER

Yaratma tutkusu...

Kimileri
yazı yazmayı oyalayıcı bir edim sayıyor. Böyle algılayanlar; sözcüklerden düşünce üreten, sesleri duygu süzgecinden geçırip
melodiye dönüştüren, çamuru yoğurup sanatsal kılan, fırçanın ucuna buladığı renkle sevdalar yaratan... biri değilse, bunun bir yazara söylenmiş en aşağılayıcı söz olduğunu akıllarından bile geçirmezler.
Stefan Zweig, dostu Rodin'i görmeye gider. Rodin, yontusunun başındadır. Zweig'i başını sallayarak selamlar, "Omzunda bir fazlalık var, onu tıraşlayıp geliyorum," der.
Bu görüşmeye ilişkin anlattığı yazısını şöyle bitiriyor Zweig: "Rodin, işini tamamlayıp döndüğünde aradan kırk sekiz saat geçmişti..."
Sanat, varlığı sonsuzluğa erdirme edimidir. Yaratma tutkusu, dostu da zamanı da öteler. Bunun bilincinde olmayanlar, tutkuyla hevesi birbirine karıştırır, sanatı oyalanma sayarlar.
Raffaello, sevgilisini sonsuzlaştırma tutkusuyla, Papa'nın, kardinallerin onu yok edeceğini bile bile, o güzelliğin ardına düşmüştür.
Vermeer'in gözü, çevresini saran onca soylu kadını görmemiş, o da hizmetçisi "İnci Küpeli Kız"ın üzüm tanesi yüzünü güzelliğin duygu tarihine işlemiştir.
Sanatsal çaba, yalnızca sıradan insanlarca değil, heveslilerce de oyalanma sayılıyor. Böyle algılamada sıradan insanın bir kaybı olmaz, ama bir şey yapacağım diye emeğini yele savuranlar,
en başta kendilerini aldatırlar.
Öyleleri var ki, şiirden haberi yok şiir yazıyor, resmin ne olduğunu bilmiyor resim yapıyor, sesi kargaları güldürüyor, şarkı söyleyeceğim diye bedeninde sallamadık yer bırakmıyor...


  • Doğada her nesne birbirinin üreticisidir, tamamlayıcısıdır. Bu bağlamda her varlık birbirini tamamladığı oranda yok da eder. Tohum bitkiyi tamamlıyor, bitki tohumu; toprak ağacı tamamlıyor, ağaç toprağı; yağmur suyu tamamlıyor, su yağmuru...
  • Börtü böceğin toprak altında ne yapıp ettiğini bilen var mı?..
  • Varoluş, nesneler arası etkileşimin yarattığı dengeler düzeneğidir; denge bozuldu mu, yok olanın yeri boş kalıyor; yapay, doğalın yerini alıyor... İtalik

Böyle giderse, yapaylaşa yapaylaşa, dünya, dengesini yitirip batacak mı, yoksa, insanın aklı başına gelip bozgunu önleme çareleri mi arayacak?..
Sanatsal üretimin dengesi daha ince ölçülü; kötü, iyinin yerini aldı mı; çoğunluk, karınca gibi, kötünün üstüne çok çokuşup* onu öne çıkarıyor. Yazdıklarını "şaheser" diye yutturmaya kalkan şairimsilerin her dönemde çoğunlukta oluşunun nedeni bu...
İyi şiir
, söz incisidirİtalik; kötünün sürüsüne bereket! Güneşin önüne gelen el kadar bulutun, aydınlığı körelttiği gibi kötü de, güzelliğe gölge düşürür.
Şairin sahtesi güzellik
bozguncusudur, gerçekten uzaktır. O, kendi yazdığından başka şiir tanımaz; gerçeği ise, her iyi şairle, şiirin temellerine sağlam bir taş koyar.
Kötünün
iyinin yerini alması, şiir okurunun silinip gitmesine yol açtı. Her olay anlatanın yazar sanıldığı romanda, müzikte de öyle değil mi?
Şu unutulmamalı; sanat, kalabalığın değil, bireysel yaratıcılığın ürünüdür. Ne denli gölgelense, sanatsal yaratıcılık, güneşini özünde taşır.
20.yüzyılda hapislerde çürütülen Nâzım Hikmet'i 21.yüzyıla taşıyan, daha da ötelere götürecek olan, ondaki bu güç, o yaratma tutkusu değil midir?..

çokuşup*,yerel bir sözcük,"üzerine üşüşme" anlamına geliyor. Eğer "karıncaların toplaşması" kastediliyorsa, Anadolu -özellikle Seyhan bölgesi - ona "köreleme" diyor.

Adnan Binyazar

Can Dostumun
PAZAR YAZILARI
Cumhuriyet Pazar'da

Derleyen: Ayhan Görür

11 Haziran 2009 Perşembe

Allah var mı?...



Adamın biri her zaman yaptığı gibi, saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.

Değişik konular üzerinde konuştular.

Birden Allah ile ilgili konu açıldı…

  • Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”
  • Adam: ” Peki neden böyle diyorsun?”
  • Berber: ” Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum…”


Adam bir an durdu ve düşündü; ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi.

Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda, caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam, bu kadar dağınık göründüğüne göre, belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.

  • Adam: ” Biliyor musun ne var; bence, berber diye bir şey yok”
  • Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”
  • Adam: ” Hayır, yok; çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”
  • Berber: ” Hımmm… Berber diye bir şey var; ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”
  • Adam: ” Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var; insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi. İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!”

Can Dostlarımdan
Sakar Filozof
'un
gönderisidir...

Voltaire: Allah nedir?
http://ayhangorur.blogspot.com/2006/10/tanri-allah-dieu-voltaire.html
(Lütfen Tıklayınız)

Mevlâna: Tanrı ve İnsan...
http://ayhangorur.blogspot.com/search/label/Mevl%C3%A2na-Tanr%C4%B1%20ve%20%C4%B0nsan
(Lütfen Tıklayınız)

Kadıköy Özgürlük Parkı'nda Bahar...
Fotoğraf, Ayhan Görür

Derleyen: Ayhan Görür

06 Haziran 2009 Cumartesi

Yaşamak için bir nedeni olan kişi..Nietzsche


PARADOXE

"
Yaşamak için bir nedeni olan kişi,
hemen her nasılsa yaşayabilir.
"

" Bu da dahil tüm genellemeler yanlıştır. "

Nietzsche
Nietzsche Ağladığında...
http://video.google.com/videoplay?docid=8558314145089183904
(Lütfen Tıklayın)

Derleyen: Ayhan Görür

Bilsem ki...Rıfat Ilgaz



Rıfat Ilgaz "Beyazlığı"...
Fotoğraf, Ayhan Görür

Bilsem ki...

Bu ayaklar benden hesap soracak,
Bir düşüncenin peşinden dolaştırdım
Sokak sokak.
Bu baş, bu eğilmez baş da öyle...
Bazı sarhoş bazı, bazı yorgun
Her zaman bir yastığa hasret!
Bu ciğer de hesap soracak,
Esirgedim, güneşini, havasını.
Bu ağız,bu dişler, bu mide...
Ne ikram edebilirim ki bol keseden!
Bu bilekler de hesap soracak,
Göz yumdum çektikleri eziyete.
Bilsem ki kimsenin parmağı yok
Bu sürüp giden işkencede;
Kılım bile kıpırdamadan bir sabah
Çekerdim darağacına kendimi
Bilsem ki suç bende!..

Rıfat Ilgaz


Rıfat Ilgaz
" Bu ayaklar benden hesap soracak
Bir düşüncenin peşinden dolaştırdım
Sokak sokak..."
diyor...
*
Bana göre;
Rıfat Ilgaz,
düşüncenin peşinden koşmamakta,
genelde,
hakkın,
aşkın ve doğrunun peşinden koşmakta,
evrensel değerler O'nu
güçlü kılmaktaydı.

Derleyen: Ayhan Görür

01 Haziran 2009 Pazartesi

Hayat Bir Gölgedir...Adnan Binyazar/William Shakespeare




"Hayat dediğin ne ki; yürüyen bir gölge,
bir zavallı kukla gölgede.

Bir saat boy gösterecek,
boyun kırıp gidecek!"

William Shakespeare


Erguvan Ağacı ve Çiçeği
Fotoğraf, Ayhan Görür

*

Can Dostlarımdan
Adnan Binyazar'ın
Ölümün Gölgesi Yok
Romanından
Esinlenerek düzenlenmiştir.


_/ Kızın, rüyasında yoksul bir derviş gördüğünü,
elinden aşk şarabını alıp yudumladıktan sonra
dervişe tutulduğu içime doğmuştu.
_/

Adnan Binyazar

Derleyen: Ayhan Görür

28 Mayıs 2009 Perşembe

Eş yitirmenin yarattığı oyuk hiç sağalmıyor...Adnan Binyazar



Dinsel Hitit Sancağı... (M.Ö.2100 - 2000)

ADNAN BİNYAZAR


MASALINI YİTİREN DEV
ANI ROMAN


DIRANAS'IN SORUSU

Hem de bir ölüm gününde, Bedrettin Cömert'in
gök ekin gibi biçilip sonsuz yolculuğuna çıkarıldığı
cami avlusunda, yaşlı ve hastalıklı bir adam yanıma yaklaştı,
"Gerçekten, yazdıklarınızı yaşadınız mı?" diye sordu.
...
Ağır hastalıkla, ilk gördüğüm günlerindeki o görkemini
gerilerde bırakmış
Ahmet Muhip Dıranas'ı tanıyamamış,
sıradan biri sormuşçasına, yalnızca "Evet!" deyivermiştim.
...
Bedende yaratılan oyuklar sağalıyor da,
yürek oyukluğu hep işliyor.
Eş yitirmenin yarattığı oyuk ise hiç sağalmıyor.
Büyük ozanlara büyük şiirleri,
yüreği depreme uğratan içsel acılar yazdırtıyor olmalı.
Eşimim artık yaşamadığı
bir İstanbul yazında
beni sabahlara kadar dinleyen Fazıl Hüsnü Dağlarca,
"Eş Ağıdı -Gömüt Taşında Söylemler
" şiiriyle,
acıma ağıt yaktı:

Eş Ağıdı -Gömüt Taşında Söylemler

O Çorumda doğmuş Hititli bir kız
Ben Hititli bir genç
Sevgimizi kıskanan ölüm
Bütün ölümlerden iğrenç

Gömüldü ya Çorum toprakları hep açar
Nice çiçekleriyle onu
Ben gece gündüz sevgisini açarım
Yadsırım ölüm denen sonu

Hitit karanlıklarında
Sesin gecemizi aydınlık ederdi
Sanki güzelliğin:
"Sen beni benden çok yaşayacaksın "
derdi.

Karımı çok sevdim ben binlerce yıl
Seviyorum da
İşte gece bir gündüz bir çiçek
Hitit yeli evliliğimizi büyütür Çorum'da.

Ne yazar deme karısı ölmüş de
Acısından dev olmuştır işte:
Gök ağzımda leblebi
Bakışları Hitit elleri Çorum
Yazar yüreğine Adnan - Binyazar
(Temmuz 1991)
Fazıl Hüsnü Dağlarca


Eş ağıtı yaşayıp acısını içine gömene sorusu ne olurdu Dranas'ın?...

Eş yitiren, zamanın anahtarını elinden düşürür; kalan yaşamında, yürekte bilince dönüşen acının adaletsizliğiyle boğuşur durur.

Adnan Binyazar
Masalını Yitiren Dev

s,11-19
Can Yayınları

Hitit (Hasanoğlan, Ankara) Kadını

*
Ahmet Muhip Dıranas

Büyük Olsun

_/ İnsan bir yanınca Kerem misâli yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı. _/

http://ayhangorur.blogspot.com/2007/01/byk-olsunahmet-muhip-dranas.html
(Lütfen Tıklayınız)

Derleyen: Ayhan Görür

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Sonsuzluğa Doğru...Türkan Saylan



Hak Yolunda Güle Güle

13 Aralık 1935 - 18 Mayıs 2009
Dr.Türkan Saylan

KARANLIKTAN AYDINLIĞA


Kendini Bilen
İnsan Dostu
Hak Yolunda Bir Savaşçı

Ölümsüzler

Burda
Dağ ve ses
Duyulur uğultusu
Gökyüzünden

Burda zaman ve su.

Burda toprak toprak
İlk insanlardan beri gücü yaradılışın,
Burda
kanatları kopan kuş
Uçmakta
Yıldızlarla yellerle yok olmuş.

Nasıl da belli
Güzelliğinden,
Karanlıkta sıcakta nurda
Özdeklerden özdeklere geçen şey
Burda.


Karşı koymuş tutsaklığa
Çirkinliğe geriliğe hep
Burda
doğar yüce gün
Burda
Bütün ölümsüzleri
yeryüzünün.


Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
Türkan Saylan hakkında...
http://ayhangorur.blogspot.com/2009/04/karanlktan-aydnlgahak-yolunda-bir.html

Derleyen: Ayhan Görür

06 Mayıs 2009 Çarşamba

İşleyen Ekonomi Çarkı: Tam Bir Paradox Örneği...




EKONOMİ ÜZERİNE !...

  • Mevsim yaz, aylardan Ağustos ayı. Riviera kıyısında küçük bir kasaba, yaz sezonu, ancak yağmur yağıyor, yani kasaba bomboş.

  • Herkesin borcu var ve kredi ile yaşıyorlar.

  • Şans eseri bir otele zengin bir Rus geliyor ve resepsiyona 100 $ bırakıp, odaya bakmaya çıkıyor.

  • Otel sahibi parayı hemen alıp, et marketine olan borcunu ödüyor.

  • Market sahibi 100 doları kaparak, hemen toptancıya olan borcunu vermeye gidiyor.

  • Toptancı büyük bir sevinçle parayı alıp, kriz nedeniyle kredili hizmet veren son defa birlikte olduğu fahişeye götürüyor.

  • Fahişe parayı alıp aynı otele giderek oraya olan borcunu ödüyor...

  • Ve o anda Rus müşteri odadan geri dönüyor ve odayı beğenmediğini söyleyip 100 $ parasını alarak kasabayı terk ediyor.

  • Rus müşterinin bu ziyaretinden somut olarak hiç para kazanan olmuyor, ancak:

  • TÜM KASABA BORÇLARINDAN KURTULUYOR
    VE
    GELECEĞE ÜMİTLE BAKIYOR!!!


  • Paradoks nedir?
    Türkçe'ye Fransızca paradoxe sözcüğünden türeyerek giren paradoks sözcüğünün, etimolojik anlamda kökeni Yunanca paradoxos yani "karşıt/çelişen (düşünce)"dir. Paradoxon, paradoks (karşıt düşünce) içeren iddia anlamındadır. (Yunanca para: Yan(ında), boyunca; üzerinden, dışa; karşı. Yunanca doxa: Düşünce; niyet. Ayrıca Yunanca dogma: Düşünce; karar; tez.) Bu Yunanca kökenli sözcüğün Latince'ye paradoxus olarak girmesi, sözcüğün daha sonra (17. yüzyılda) Batı dillerinde yer almasını sağlamıştır. Kökende sözcük 'kabul görmüş bir düşünceyle çelişen, karşıt bir ifade' anlamında kullanılırken, bugün bu anlamdan ziyade yukarıda belirtilen felsefi ve mantıki anlamda kullanılmaktadır.

    Can dostlarımdan Orhan Kılıç gönderisidir...

Çarşı Kültürünü ve Ekonomisini Bilen Kadın
ve
İktisat Profesörü
*
Diğer bir yol:
Ekonomik kriz nasıl atlatılır?
http://ayhangorur.blogspot.com/2009/01/ekonomik-kriz-nasl-atlatlrve-sava.html


Derleyen: Ayhan Görür

02 Mayıs 2009 Cumartesi

Söz...Chief Sattle...



Chief Seattle

Beyaz adam
annesi toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne,
alıp satılacak,
yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.

Onun
bu ihtirasıdır ki,
toprakları çölleştirecek ve
her şeyi yiyip bitirecektir.

Beyaz adamın
kurduğu kentlerde
huzur ve barış yoktur.
Bu kentlerde bir çiçeğin
taç yapraklarını açarken çıkardığı tatlı sesler
ve
bir kelebeğin kanat çırpınışları duyulamaz.

Beyaz adam
paranın yenmeyen bir şey olduğunu,
son ırmak kuruduğunda,son ağaç yok olduğunda,
son balık öldüğünde anlayacak…

Kızılderili Şef Seattle
1853

Fotoğraf, Ayhan Görür

Derleyen: Ayhan Görür

29 Nisan 2009 Çarşamba

Atatürk'e Mektup...Albert Einstein


Mustafa Kemâl ATATÜRK

'Ben, sâdık hizmetkârınız
Prof. Albert Einstein
"Ekselânsları,

  • 'OSE' Dünya Birliği'nin şeref baskanı olarak,
    Almanya'dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve
    tıbbi rica ediyorum. Sözü edilen kişiler,
    Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar
    nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler.
    Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakât sahibi
    bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları
    takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
  • Ekselânslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına
    devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda
    bulundugumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin
    akademisyen olan bu 40 kişi,
    birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir.
    Bu ilim adamları, bir yıl müddetle,
    hükümetinizin talimatları dogrultusunda
    kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca
    hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
  • Bu başvuruya destek vermek maksadıyla,
    hükümetinizin talebi kabul etmesi hâlinde
    sadece yüksek seviyede bir insanî faaliyette
    bulunmuş olmakla kalmayacağı,
    bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi
    ifade etme cüretini buluyorum.
Ekselânslarının sâdık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,

Prof. Albert Einstein

Türkiye Cumhuriyeti,
değerli profesörleri ülkesine davet etmiş,
üniversitelerin yapılanmasında ve
gelişiminde başarılar sağlamştır.

Derleyen: Ayhan Görür

23 Nisan 2009 Perşembe

Karanlıktan Aydınlığa/Hak Yolunda Bir Savaşçı...Türkân Saylan



KARANLIKTAN AYDINLIĞA
Hak Yolunda Bir Savaşçı


Türkân Saylan

  • Bugün Genel Merkez, benim evim ve çok sayıda şubemiz, suçla bağlantılı olduğuna ilişkin en küçük bir kanıt olmadığı hukukçularımızca ifade edilen bir arama emri ile aranmaktayız. Bir çok yönetim kurulu üyemiz tutuklanıyor.

  • Ben çok hastayım ve hastanede yatıyorum; hafta sonu izinli çıkmıştım. Kan değerlerim çok düşük. Ağır bir kemoterapi alıyorum.

  • Herkesin bildiği gibi ÇYDD hem darbeye hem de şeriata karşıdır. Ülkenin eğitim yoluyla kalkınması için çalışır. Ergenekon vb. oluşumlarla hiçbir ilgisi yoktur, olamaz da.

  • Özetlersek, ÇYDD olarak Türkiyemizde bir hukuk devleti, Atatürk ilkeleri doğrultusunda bir yönetim istiyoruz. Evrensel hukuk kurallarının herkesin beyninde, yüreğinde yer etmesini ve âdil yargılama kurallarının egemenliğini beklemek bir yurttaş olarak hepimizin hakkıdır diye düşünüyoruz. Biz de hakkımızı arayacağız.

Yukarıdaki Mesaj
Can Dostlarımdan Mine Selen'in

iletisinden alınmıştır.

Mücadelenin, umudun ve iradenin simgesi:
Türkân SAYLAN...

"Türkân Saylan koca bir hayat çınarı. Güçlü, iradeli, çalışkan, her şeye vakit bulabilecek kadar da zamanın hâkimi.Yaşama her neyle tutunuyorsa, öyle berrak, öyle özendirici ki...Onun yanında daha bir güvende, daha bir güçlü hissediyor insan kendini. Etrafındakilere umut saçıyor, umutsuzluğun tüm bulaşıcılığına inat. Kanserle mücadelesinde hep bir adım önde: Çünkü ondan da korkmuyor, hayatta hiçbir şeyden korkmadığı gibi. Yaşama bağlılığının mayasını insanlara duyduğu sevgiden, sağlıklarına kavuşturduğu hastalarından, hayata kazandırdığı gençlerden ve eğittiği öğrencilerinden alıyor. Çalışmalarına sıkı sıkıya bağlı. Yaşlılığını üretkenliği ile ölçüyor...

O, yaşarken iz bırakan kadınlardan. Ne profesör unvanını, ne akademik kariyerini umursuyor. Onlar sadece insanlara daha iyi hizmet edebilmek için birer araç. Lider olmak gibi bir derdi yok....Korkuların hayallerini boğmasına izin vermedi. O yüzden hâlâ ayakta ve muhalif..."


(Ali Deniz Uslu/Cumhuriyet Pazar/22 Mart 2009)

Türkân Saylan hakkında Genel Bilgi
Vikipedi, Özgür Ansiklopedi
http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkan_Saylan

Fotoğraf ve Derleyen
Ayhan Görür

13 Nisan 2009 Pazartesi

Günün Sözleri...



Boğaziçi, İstanbul
Fotoğraf, Ayhan görür


GÜNÜN SÖZLERİ...

  • Siz, hiç sarrafın bağırdığını duydunuz mu?
  • Kıymetli malı olanlar bağırmaz.
  • Domatesçi, biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz.
  • Eskici bağırır, ama antikacı bağırmaz.
  • İnsan bağırırken düşünemez.
  • Düşünemeyenler ise, hep kavga içindedir.
  • Popçular, folkçular boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor.
    Ama.. Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor.
  • İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkulur.

Can Dostlarımdan
Orham Kılıç'ın Gönderisidir...

Derleyen: Ayhan Görür

12 Nisan 2009 Pazar

Kerhâne-Meyhâne üzerine...


Harem


Kerhâne ve Meyhâne

  • Bu dünyada dört kardeş varmış.
    Bu kardeşlerin üçü doğru yolu seçmişler
    namazını niyazını orucunu tutup
    Allah için hayırlı işler yapmışlar.
    Diğer bir kardeşleri ise kendini şaraba
    vermiş,
    hergün içip günah defterini rekorlar kitabına doğru
    sokmaya çalışıyormuş.

  • Uzun süre sonra bu dört kardeş ecelleri gelip ölmüşler.
    Kardeşler bir arada toplanıp sorguya çekilmişler.

  • Doğru yolu seçen kardeşlerden ilkine sormuşlar;
    "Allah için dünyada ne yaptın?"
    "Orucumu tuttum namazımı kıldım zekatımı verdim;
    Allaha layık olabilmek için kulluk görevimi
    iyi güzel bi şekilde yapmaya çalıştım.
    "Bunun üzerine sorgucu melekler yolu göstermiş;
    "Tamam o zaman sen al bi hûri çık yukarı cennete."
    Doğru yolu seçen ikinci
    kardeşe gelmiş sorgu sırası.
    "Allah için ne yaptın?"
    "Orucumu tuttum, namazımı kıldım, zekâtımı verdim.
    Allaha lâyık olabilmek için kulluk görevimi
    iyi güzel bi şekilde yapmaya çalıştım"
    diye cevaplamış o da.
    "Sende al bi huri çık yukarı"
    demişler.
    İyi yoldaki üçüncü
    kardeşe de sormuşlar ve
    aynı cevabı almışlar.
    "Hadi bakalım sen de al bi huri çık yukarı" demişler.


  • Son sıradaki şarapçıya sormuşlar:
    "Allah için ne yaptın?"
    "Valla ben bişey yapmadım, ha bire şarap içtim,
    karılarla yattım kalktım, günah işledim."
    "Sen in aşşağıya, doğru cehenneme, yanacaksın."
    "Verin bir şişe şarap, ineyim" demiş bizimki.
    Melekler bozulmuş:"Aşşası
    meyhane mi lan?"
    "Niye? Yukarsı kerhane mi ? *mına koyum...

    Al hûri çık yukarı! Al hûri çık yukarı."


Can Dostlarımızdan
Nazan Clohesy iletisidir...

Derleyen :Ayhan görür

28 Mart 2009 Cumartesi

Çanakkale...Bülent Ecevit


*
* *



ÇANAKKALE

“Söyle arkadaşım” dedi Anadolulu Mehmet
Yanıbaşında ki Anzak erine
“nerelerden kopup gelmişin
neden çökmüş bu mahsunluk üzerine?”

“Dünyanın öbür ucundan” dedi gencecik Anzak
“Öyle yazmışlar
mezar taşıma
doğduğum yerler öylesine uzak
örtündüğüm topraksa gurbet bana"
“Dert edinme arkadaşım” dedi Mehmet
değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet
sende artık bizdensin
sende bencileyin bir Mehmet

Çanakkale toprağının
üstü cennet altı mezar
kavga bitmiş mezarlarda
kaynaş olmuş yiten canlar.

“Ya sen” dedi Mehmet
Oyun çağındaki İngiliz erine
“Yaşın ne senin kardeş
böylesine erken buralarda işin ne”
“Yaşım sonsuza dek on beş”
dedi ufak tefek
İngiliz eri “Köyümde askercilik oynar
coştururdum trompetle bizimkileri

Derken kendimi cephede buldum
Oyun muydu gerçek miydi anlamadan
Bir sahici kurşunla vuruldum
Sustu boynumdaki trompet

Son verildi böylece oyundan bozma işime
Gelibolu’da bana bir yer kazıldı
Mezar taşıma ‘Onbeşinde trampetçi’ yazıldı
Öyküm de künyem de bundan ibaret...”

Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
Gözyaşları düşerek üstüne sanki
Damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
Sahibini yitiren bir trompet
“Ya sizler” dedi Mehmet
Dünyanın dört kıtasından
Mezar dolusu erlere
“Hangi rüzgâr savurdu sizleri
bu bilmediğiz yerlere?”

Kimi İngiliz’di kimi İskoç
Kimi Fransız’dı kimi Senegalli
Kimi Hintli kimi Nepalli
Kimi Avustralya’dan Yeni Zellanda’dan Anzak
Gemiler dolusu asker
Her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu’nun oya gibi koylarından sızarak
Tırmanmışlardı dağa bayıra
Siper siper yara gibi yarılan toprak
Mezar olmuştu savaş ardından onlara

Kiminin burada yattığı sanılır
Kiminin adı bilinse de mezarı bilinmez
Kiminin de mezar taşında
On altı,on yedi on sekiz yaşında
Ebedi istirahate çekildiği yazılı
Çanakkale topraklarında
Her birinin erken biten yaşam öyküsü
Eski yazıtlar gibi taşlara böyle taşlara böyle kazılı
“Anlamaz mıyım”dedi “halinizden kardeşler”
adına yazılı taşı bile olmayan asker
Anadolulu Mehmet

“Bende yüzyıllarca yaban ellerde
Neyin uğruna bilmeden can vermişim
Kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
İlk kez Çanakkale’de ermişim

Uğrunda can verdikçe vatanlaştı ancak
Ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
Değil mi ki sizler alamazsanız bile
Bu topraklar almış sizleri basmış bağrına
Sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale...”

Çanakkale toprağının
Üstü cennet altı mezar
Kavga bitmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar

Bir garip savaştı Çanakkale Savaşı
Kızıştıkça kızgınlığı dindiren
Ara verdikçe ateşe düşmanı kardeşe
Döndüren bir savaş
Kıyasıya bir savaştı
Ama saygı üreten bir savaş
Yaklaştıkça birbirine
Karşılıklı siperler
Gönüllerde yakınlaştı
Düştükçe vuruşanlar toprağa
Dostlar gibi kaynaştı

Savaş bitti
Ölenler kaldı sağlar gitti
Köylü köyüne döndü evli evine

Kır çiçekleri geldiler akın akın
Çekilen askerlerin yerine
Yaban gülleri dağ laleleri papatyalar
Kilim kilim yayıldılar toprağa
Siper siper
Toprağın savaş yaralarını örttüler
Koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
Kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine
Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
Silâh yerine sapan tutan elleriyle
Geri aldı savaş alanlarını
Can geldi toprağa silindikçe kan izleri

Yeryüzünde cennet oldu öylece
O cehennem savaş yeri
Şimdi Çanakkale Gelibolu
Bahçe bahçe
Ülke ülke
Mezar dolu

Üstü cennet altı mezar
Çanakkale toprağının
Kavga bitirmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar
“Huzur içinde uyusun”
Vuruştukları topraklarda
Kavgadan kinden uzakta
Yanyana dostça yatanlar


BÜLENT ECEVİT

Derleyen: Ayhan Görür

25 Mart 2009 Çarşamba

Dünyanın En Tuhaf Mahlûku/The Strangest Creature On Eart...Nâzım Hikmet




DÜNYANIN EN TUHAF MAHLÛKU

  • Akrep gibisin kardeşim,
    korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
    Serçe gibisin kardeşim,
    serçenin telaşı içindesin.
    Midye gibisin kardeşim,
    midye gibi kapalı rahat.
    Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
    Bir değil,

beş değil,

yüz binlercesin maalesef.

  • Koyun gibisin kardeşim
    gocuklu celep kaldırınca sopasını
    sürüye katılıverirsin hemen
    ve âdeta mağrur koşarsın salhaneye.
    Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yâni,
    hani şu derya içinde olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.

  • Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

  • Ve açsak, yorgunsak,
    alkan içindeysek eğer
    ve hâlâ şarabımızı vermek için
    üzüm gibi eziliyorsak
    kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama-
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim.

Nâzım Hikmet -1947



THE STRANGEST CREATURE ON EART


  • You're like a scorpion, my brother,
    You live in cowardly darkness
    like a scorpion.
    You're like a sparrow, my brother,
    always in a sparrow's flutter.
    You're like a clam, my brother,
    closedlike a clam, content,
    And you're frightening,my brother.
    like the mouth of an extinct volcano.
  • Not one,
    not five-
    unfortunately,
    you number millions.
    You're like a sheep, my btother:
    when the cloaked drover raises his stick,
    you quickly join the flock
    and run, almost proudly, to the slaughterhouse.
    I mean you're strangest creature on eart-
    even stranger than the fish
    that couldn' see the ocean for the water.
    And the oppression in this world
    is thanks to you.
    And if we're hungry, tired, covered with blood,
    and still being crushed like grapes for our wine,
    the fault is yours-
    I can hardly bring myself to say it,
    but most of the fault, my dear brother, is yours.
Nâzım Hikmet Ran - 1947

Trans. by Randy Blasing and Mutlu Konuk (1993)


Hepimiz Aynı Teknedeyiz...
Fotoğraf,
Ayhan Görür

21 Mart 2009 Cumartesi

Ein Lied der Liebe/Bir Aşk Türküsü...Else Lasker-Schüler



Gün Doğuyor
Fotoğraf, Ayhan Görür

Ein Lied der Liebe
für Sascha
Seit du nicht da bist,
Ist die Stadt dunkel.

Ich sammle die Schatten
Der Palmen auf,
Darunter du wandeltest.

Immer muß ich eine Melodie summen,
Die hängt lächelnd an den Ästen.

Du liebst mich wieder -
Wem soll ich mein Entzücken sagen?

Einer Waise oder einem Hochzeitler,
Der im Widerhall das Glück hört.

Ich weiß immer,
Wann du an mich denkst –

Dann wird mein Herz ein Kind
Und schreit.

An jedem Tor der Straße
Verweile ich und träume;

Ich helfe der Sonne deine Schönheit malen
An allen Wänden der Häuser.

Aber ich magere
An deinem Bilde.

Um schlanke Säulen schlinge ich mich
Bis sie schwanken.

Überall steht Wildedel,
Die Blüten unseres Blutes.

Wir tauchen in heilige Moose,
Die aus der Wolle goldener Lämmer sind.

Wenn doch ein Tiger
Seinen Leib streckte

Über die Ferne, die uns trennt,
Wie zu einem nahen Stern.

Auf meinem Angesicht
Liegt früh dein Hauch.


Else Lasker-Schüler


Bir Aşk Türküsü
Sascha’ya
Sen gittin gideli
Karanlık kaldı bu kent.

Gölgelerini topluyorum
Altında gezindiğin,
Hurma ağaçlarının.

Dallarda gülümseyerek rakseden,
Bir ezgi uğuldamalıyım hep.

Beni yeniden seviyorsun –
Kime anlatayım ki tutkunluğumu?

Akislerde mutluluğu duyumsayan,
Bir bilgeye mi yoksa bir evlenen mi?

İşte biliyorum hep,
Beni ne zaman düşündüğünü –

Kalbim çocuklaşır ansızın
Ve haykırır.

Her sokak girişinde
Durur ve düşlerim;

Güneşle çiziyorum güzelliğini
Ve evlerin bütün duvarlarına.

Gitgide eriyorum
Çizdikçe seni.

İnce sutünlere dolanıyor bedenim
Sarsılana dek.

Heryerde kanımızın,
Asi soylu tomurcukları parıldıyor;

Altuni oğlakların yünündeki,
Kutsal yosunlarda kayboluyoruz.

Uzansa gövdesiyle
Bir kaplan

Bizi ayıran uzaklığın üzerine,
Bize yakın bir yıldız misâli.

Erkenden düşer yüzüme
Soluğun.


Else Lasker-Schüler

Siste Yol
Fotoğraf, Ayhan Görür

Çeviri: Tuncay Özer

http://www.anafilya.org/go.php?go=7d3a1c0150496

AŞK ŞARKISI

Gittiğin günden beri
Şehir karanlık.

Gölgeleri biriktiriyorum
Sen palmiyelerin üstünde,
Altında dolaşırken.

Aynı melodiyi söyleyip duruyorum
Dallarda asılı bana gülümseyen.

Yeniden seviyorsun beni-
Kime sevincimi söylesem?

Bir biçimde düğünlere benzer,
Seslerden sezilen mutluluk.

Beni ne zaman düşündüğünü
He daim biliyorum.

Çocuklaşıyor kalbim
Ve çığlık atıyor.

Yollara açılan her kapıda
Oturup düş kuruyorum;

Evlerin duvarlarına güzelliğini çizmek için
güneşe yardım ediyorum.
(Çeviri eksik)
Elsa Lasker-Schüler

Abant
Fotoğraf, Ayhan Görür

Çeviri: Arife Kalender
Şiir Atlası
Cumhuriyet Gazetesi- Kitap Eki

14 Mart 2009 Cumartesi

Karadayı'ya Mektup...Bedri Rahmi Eyüboğlu


Bedri Rahmi Eyüboğlu


KARADAYI'YA
MEKTUP

Bursa'nın Orhaneli kazasının
Çöreler köyünden Karadayı
Acep böyle yazsam zarfın üstüne
Postalar iletir mi ona
Benim altı yıldır cepte taşınmış
Kenarları püskül püskül aşınmış merhabayı
Kusura bakma Karadayı
Nasılsa bir yerde unutmuşum
Senin çoban armağanı nikel tabakayı
Ama o ince belli, kınalı çilli su kabakları
Hâlâ masamın üstünde durur
Sallandıkça çın çın öter çekirdekleri
Bunlardan bir tanesini
Köy mektebinde öğretmen kardeşime verdim
Bütün yaz su kabaklarıyla donandı bahçesi
Bir çekirdek verdik bir bahçe dolu
Can sağlığı bundan ötesi
Ama diyeceğim o değil Karadayı
Sene bin dokuz yüz kırk altıydı
Aylardan Ağustos ayı

Senin bende asıl şu sözün kaldı:
Bana öyle bir öğretmen gönder ki
Hem ölü yıkasın
Hem teravi kıldırsın
Hem eski yazıyı söktürsün
Hem yenisini belletsin
Bizim köy otuz beş hane
Birden fazla hocayı neylesin netsin?

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Derleyen: Ayhan Görür

13 Mart 2009 Cuma

Dertliyim Dostum...Prof.Dr.Yıldız Tümerdem


İstanbul, Türkiye
Fotoğraf -
Ayhan Görür

Dertliyim Dostum
Başım dumanlı dumanlı
ne içkiden ne tütünden
efkârlıyım efkârlı
ne sevdadan ne aşktan
Benim derdim
Ulusal dilinden yoksun
nenelerden dedelerden
sömürülen analardan
çaresiz babalardan
sağlıksız çocuklardan
Benim derdim
kızamıktan ölenlerden
ishâlden eriyenlerden
sarılıktan yitenlerden
aşısız bebeklerden
toprakla belenerek
tetanozdan yitenlerden
Türbeleri dolaşıp
hacı hocaya sığınıp
muskadan şifa umup
okunmuş su içenlerden
Hekime gitmeyenlerden

Dertliyim dostum dertli
benim derdim
beyinleri uyuşmuş
bedenleri tükenmiş
ruhları şeytanla dost
sevgisiz büyüyerek
yok olup bitenlerden
Dağda eli silahlı
sokaklarda sarıklı
ya da çember sakallı
yitip giden gençlerden
Geleceği güvensiz
yaşamı paramparça
ışığı sönük bizlerden sizlerden
Benim derdim
Mustafa Kemal’in
çiğnenen ilkelerinden
devrimlerine
sırt çeviren
uyuşmuş beyinlerden


Dertliyim dostum hem de çok dertli
Yüreğim buruk başım dumanlı
ne içkide ne tütünden
ne aşktan ne sevgiden
Ülkemi düşünüyorum
Ülkem için dertliyim
Benim derdim kendimden
Kendi beceriksizliğimden…

Günlüğümden- 29 Ekim 2003-İstanbul


Prof.Dr.Yıldız Tümerdem


Fotoğraf, Ayhan Görür

11 Mart 2009 Çarşamba

Türküler Dolusu...Bedri Rahmi Eyüboğlu



Bedri Rahmi Eyüboğlu

TÜRKÜLER DOLUSU

Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var.
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile
Memleketimin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.

Yerliyim yerli olmasına
İlmik ilmik damar damar
Yerliyim
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç tiftik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam Şile bezi gibi
Dişimden tırnağına kadar.
Ressamım
Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım
Taşıma toprağına toz konduranın
Alnını karışlarım
Şairim şair olmasına
Canım kurban şairin gerçeğine, hasına
İçerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü, kör topal kabulüm.
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.
Şairim
Şiirin gerçeğini kör türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış onlarla gülmüşüm.

Hey hey yine de hey hey
Salınsın türküler bir uçtan uca
Evelallah hepsinde varım
Onlar kadar sahici
Onlar kadar gerçek,
İnsancasına, erkekçesine
Bana bir bardak su dercesine
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.

Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana südü gibi candan
Ana südü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleketin ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen'i
Öleni kalanı gidip gelmeyeni
Ben türkülerden aldım haberi
Ah bu türküler köy türküleri
Mis gibi insan kokar mis gibi toprak
Hilesiz hurdasız çırılçıplak
Dişisi dişi erkeği erkek
Kaşı kaş gözü göz yarası yara
Bıçağı bıçak.
Ah bu türküler köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin reyhasından geçilmez
Kimi zehir gibi zemberek gibi
Ah bu türküler köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim
Kan damlar ucundan mürekkep değil
İşte söz, işte ses, işte biçim.
Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar
İliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var.

Ah bu türküler köy türküleri
Ne düzeni belli ne yazanı
Altlarında imza yok ama
İçlerinde yürek var
Cennet misali sevişen
Cehennemler gibi döğüşen
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen
Nasıl unutur nasıl
Ömründe bir defa Kâzım'ın türküsünü dinleyen.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Derleyen: Ayhan Görür

07 Mart 2009 Cumartesi

VAN GOG...Bedri Rahmi Eyüboğlu




Vincent van GOGH

VAN GOG

Dün gece
Van Gog’u gördüm rüyamda

ağlıyordu

Gözünü üstünde bir pamuk
Pamuktan kan sızıyordu
Dün gece
Van Gog’u gördüm rüyamda

ağlıyordu

Bir kulağını kesip
Arkadaşına götürmüştü
Ama kulağı değil

Gözleri kanıyordu
Dün gece
Van Gog’u gördüm rüyamda

ağlıyordu

Bedri Rahmi Eyüboğlu



VAN GOG

I dreamed with Van Gog last night
he was crying
Some cotton on his eye
The blood was oozing from it
I dreamed with
Van Gog last night
he was crying
By cutting one of his ear
He had taken away to his friend
His eyes were blooding not his ear
I dreamed with
Van Gog last night
he was crying


Bedri Rahmi Eyüboğlu

Vincent van GOGH

Translated by İkbal Kaynar


Can Dostlarımdan İkbal Kaynar'a
Çok teşekkürler...
Ayhan Görür

05 Mart 2009 Perşembe

Adalet...Francis Bacon


Adalet

Judex strenuus hoc praecipue agit,
ut vim et dolum compescat,
quorum vis magis perniciosa est quanto apertior,
dolus quanto tectior atque occultior.

*

Güçlü bir yargıç her şeyden önce zorbalığı ve
dolandırıcılığı denetim altına almalıdır;
bunlardan, zorbalık apaçık yapıldığında
çok daha büyük tehlike arz eder.


Sermones Fideles Sive Interiora Rerum LIV. De Officio Judicis.

Francis Bacon


Bacon Külliyatından Seçmeler
Latince aslından çeviren: C.Cengiz Çevik
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Derleyen: Ayhan Görür

04 Mart 2009 Çarşamba

Fame is a Bee...Emily Dickinson




Marylin Monreo

1788

Fame is Bee.
It has a song -
It has a sting -
Ah, too, it has a wing.


1788

Şöhret bir arıdır.
Bir şarkısı var -
Bir iğnesi var -
Ah, bir de, kanadı var.

Emily Dickinson

Seçme Şiirler
Çeviren: Selahattin Özpalabıyıklar
Türkiya İş Bankası Kültür Yayınları


Derleyen: Ayhan Görür

01 Mart 2009 Pazar

VAN GOG...Bedri Rahmi Eyüboğlu


Vincent van Gogh

VAN GOG

Dün gece Van Gog'u gördüm rüyamda

ağlıyordu

Gözünün üstünde bir pamuk
Pamuktan kan sızıyordu
Dün gece Van Gog'u gördüm rüyamda

ağlıyordu

Bir kulağını kesip
Arkadaşına götürmüştü
Ama kulağı değil
Gözleri kanıyordu
Dün gece Van Gog'u gördüm rüyamda

ağlıyordu

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Eren -Bedri Rahmi Eyüboğlu
*

Derleyen: Ayhan Görür

26 Şubat 2009 Perşembe

İronik (alaysamalı) Büyük Bir Uyarı!...Adnan Binyazar



İronik ( alaysamalı)
Büyük Bir Uyarı!

Eğitim, kişiyi bilgili kılar, ona beceri kazandırır. Bu kazanımlar üreticiliğe dönüşmedikçe eğitimde amaca varılamaz. Üretimsizlik ise kişiyi eylemsizliğe sürükler. Düşünsel eylemden yoksun kişiden de ne gerçek anlamda aydın çıkar, ne bilinçli yurttaş. Bunun yarattığı boşluğu bilgi yoksunu niteliksiz adamlar doldurur!

Eğitimden geçen yeni kuşakların her alanda üretici bir ruhla yetişmeleri, yalnız bizim değil, her toplumun sorunudur. Böyle giderse, gelecekte, iyi yetişmiş yurttaşların yerini yalnızca et-kemik-sinir yığını kitlelerin alacağını öne süren eğitimcileri haklı bulmak gerekecek ...

ABD Houston Polis Müdürlüğü'nce alaysamalı (ironik) bir yöntemle oluşturulup kentteki ailelere ve okullara dağıtılan bildirideki önerileri
okuyunca bunları düşündüm.

Dilini yalınlaştırıp bir ölçüde bize uyarladığım öneriler şöyle:
_/
Daha küçükken çocuğa istediği şeyi verin ki, geçimini başkalarının sağlamak zorunda olduğuna inansın!

_/
Çocuğunuzun kötü sözler söylemesini iyi karşılayın ki,
bunu marifet belleyip kendini akıllı sansın!

_/
Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı öğretmeyin ki,
yirmibir yaşına geldiğinde nasıl olsa kararlarını kendisi verecektir!

_/
Oraya buraya attığı kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini siz toplayın ki,
sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!

_/
Gözünün önünde sık sık kavga edin ki,
aile bir gün parçalanırsa, çocuğunuz fazla üzülmesin.

_/
Yiyecek, giyecek ve lüksle ilgili tüm isteklerini eksizsiz karşılayın ki,
amacına ulaşmak için çalışmak gerektiğini düşünmesin.

_/
Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı her zaman ondan yana olun ki,
onlara hep kötülük yapacakları ön yargısıyla yaklaşsın! _/ Tüm bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün suç işlerse, ondan özür dileyin!..

Asıl ironi, ana babaların, öğretmenlerin uyarıldığı asıl şu cümlede:
_/ Çocuğunuzu felâket dolu bir yaşama hazırladığınızdan dolayı kendinize teşekkür etmeyi sakın unutmayın!..

Aynı zamanda, her gün yeni marifetlerini duyduğumuz çocuk gemicileri, yumurtacıları, mısırcıları, altıncıları, deha sahibi küçük
tacirleri çağrıştıran bu öneriler, bildirinin
önemini daha da arttırıyor...

İroninin olduğu yerde sağlam düşünce de vardır.
Polis müdürlüğü, bu bildiri ile

_/ emek vermeden kazanma,
_/
kötülüğe yönelme,
_/
düşüncesini değiştirmeme,
_/
düzensizlik,
_/
bencillik,
_/ alnının teriyle kazanmama
,
_/ devlet erkine saygısızlık vb.


özellikleri öne çıkarırken, bir yandan da hangi can alıcı virüslerin Amerikan gençlerinin kanını zehirlediğini açıklamış oluyor.. Bunlar; canilerin, hırsızların, haksız kazanç elde edenleri, uyuşturucu bağımlılarının, acıma duygusu nedir bilmeyenlerin gittikçe yaygınlaştığı ABD'de, artık bıçağın kemiğe dayandığının belirtisidir.
İnanıyorum ki, çok değil, yüzyılın sonu alınmadan, yeni bir bilim dalı oluşturularak, kazı yapılırcasına, geçmişte yaşamış insanların davranışları, ahlakları, erdemleri aranıp gün yüzüne çıkarılacaktır.

Adnan Binyazar
binyazar
@gmail.com

PAZAR YAZILARI
Cumhuriyet, 22.02.2009

22 Şubat 2009 Pazar

Mekânım Datça Olsun...Can Yücel



DATÇA, KNİDOS
Fotoğraf, Ayhan Görür

" If God wanted man to live longhe would have left him in Datca! "
STRABON:
Philosopher and geographer of the antiquity

" Tanrı bir kulunun uzun ömürlü olmasını isterse
onu Datça yarımadasına bırakır
"
STRABON


Mekânım
Datça Olsun

Beni kuzum
Datça'ya gömün.
Geçin Ankara'yı İstanbul'u !
Oralar ağzına kadar dolu.
Alabildiğine pahalı
Örneğin Zincirlikuyu'da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuz
Ortada kalma ihtimali de yok
Hayır dua da istemez
Dediğim gibi beni
Datça
'ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama



Can YÜCEL

Datça, Can Yücel Sokak

20 Şubat 2009 Cuma

Hangi Ayrılık...Can Yücel



Datça, Knidos'da Gün Batımı
Fotoğraf, Ayhan Görür



Hangi Ayrılık

Hangi gün karar verdin,
Küt diye çekip gitmeye?
Hangi lafım dokundu sana,
Böyle inceden inceye?

Hangi otobüs söyle,
Hangi uçak, hangi tren;
Seni benden götüren,-
Beni bir kuş gibi öttüren?

Hangi kırılası eller dolanır şimdi,
Kırılası belinde?
Hangi rüzgar şarkı söyler,
O ay tanrıçası teninde?

Hangi çirkin gerçek uğruna,
Tükettin güzel ütopyamızı?
Hangi boşboğazlara deşifre ettin,
En mahrem sırlarımızı?

Hangi cama kafa atsam;
Hangi kapıyı omuzlayıp kırsam?
Hangi meyhânede dellenip,
Hangi masaları dağıtsam?

Ben de bu sersem başımı,
Karakolun duvarına vursam!
Kendimi caddeye atıp,
Arabaların altına savursam!.

Hangi tercih beni,
En hızlı şekilde öldürür?
Hangi şekil öldürmez de
Ömür boyu süründürür?

Kayıp ilânı mı versem,
Şehir şehir dolanmak yerine?
Ödül mü koysam, ölü veya diri,
Seni bulup getirene?

Hangi ayrılık var ki,
Böyle diş ağrısı gibi, durmadan zonklasın?
Hangi cam kesiği var ki
Böyle musluk gibi, içime damlasın?

Hiç sanmam, hasta kalbim,
Bunu bir süre daha kaldıramaz..
Feriştah olsa, böyle
Eli-kolu bağlı, bekleyip duramaz!..

Hangi mübarek dua,
Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye?
Hangi aptal mâzeret ikna eder,
Ateşimi söndürmeye?

Olur mu be, olur mu?
Bu da benim gibi adama yapılır mı?
Aşk dediğin mendil mi;
Buruşturup bir kenara atılır mı?

Vefa bu kadar basit mi?
Alınır mı, satılır mı?
Hangi hırsız çaldı
Seni yırtık cebimden?

Hangi pense kopardı,
Bizi birbirimizden?
Hangi uğursuz hamal taşıdı valizini?
Hangi çöpçü süpürdü,

Yerden bütün izini?
Hangi yaldızlı otel,
Çarşaf serip barındırdı?
Hangi süslü manzara,

Seni kolayca kandırdı?
Hangi şarlatan imaj,
Böyle çabuk ilgini çekti?
Hangi pembe vaatler,

O saf kalbini cezbetti?
Dağ gibi adamı eze-eze,
Hangi anası tipli parlak çömeze
Hangi alemlerde kahkahanı ettin meze?

Hangi yamyamlara yedirdin,
O masum rüyâmızı?
Hangi mahlûklar çiğnedi,
El değmemiş sevdamızı?

Hangi bıçak keser şimdi,
Benim biriken hıncımı?
Hangi mermi dağıtır,
İnsanlara olan inancımı?

Hangi bekçi,
Hangi polis artık zapteder beni?
Ve hangi su bağışlatır,
Hangi musalla temizler seni?

Hangi sevgili var ki
Senin kadar duyarsız ve kalpsiz?
Ve hangi sevgili var ki
Benim kadar çaresiz?

Hangi ayrılık var ki
Böyle kanasın ve böyle acısın?
Ve hangi taşyürek var ki
Benim kadar ağlasın?

Can Yücel

Derleyen: Ayhan Görür

17 Şubat 2009 Salı

Aşkı Gizledi Doğa...Yıldız Tümerdem


Fotoğraf, Ayhan Görür

Aşkı Gizledi Doğa

Sen hüzünlü sonbahar ben hep
ilkbaharım
Kurumuş yaprak gibi savrulurdun rüzgârda
Bense karanfil kokan kırılgan aşk çiçeği
Dikenin kanatırdı uzatılan elleri

Sen hep yaz güneşiydin ben gökteki O yıldız
Ne sen beni görürdün ne de gündüz ben seni
Düşlerde kalan bizi kimseler bilemedi
Doğa aşkı gizledi dolunaysa sevgiyi

Gezi Notlarım-Haziran 1981,Ankara-İstanbul Yolu

Yıldız Tümerdem

Yalnızlık Paylaşılmaz
Fotoğraf, Ayhan Görür

15 Şubat 2009 Pazar

Sevgi İnsanı İnsanlaştırır...İlhan Selçuk



Yalnızlık, Fenerbahçe Parkı
Fotoğraf, Ayhan Görür


Sevgi İnsanı
İnsanlaştırır...
...
Aşk şiiri yalnız erkeğin tekelinde bir edebiyat değildir...
Aydınlanma yoğunlaştıkça kadınlar da aşk şiiri yazdılar,
bundan böyle daha da özgürce yazacaklar...
İşte şairimiz
Gülten Akınn şiirlerinden güzelim bir örnek:
,,

Sen yağmurlu günlere yakışırsın
Yollar çeker uzak dağlar uzak evler
Islanan yapraklar gibi yüzün ışır
Işırsa beni unutma

Alır yürür sıcak mavisi gökyüzünün
Kuşlar döner uzun yağmurlardan sonra bir gün
Bir yer sızlar yanar içinde büsbütün
Her şeye rağmen ellerin üşür
Üşürse beni unutma

Yeni dostlar yeni rüzgârlar gelir geçer
Yosun muyum kaya mıyım nasıl unuttulur

Kahredersin başın öne düşer
Düşerse beni unutma

,,
*
Sevgi İnsanı İnsanlaştırır...
İnsanlaşmak için sevgiyi unutma...

İlhan Selçuk

15 Şubat 2009,Cumhuriyet Gazetesi'nden


Özgürlük Parkı, Kadıköy
Fotoğraf, Ayhan Görür